london, my love…

yuvam, evim, en kendim olduğum, en özgür olduğum yer. arabaların yaya geçidindeki yayalara mutlaka yol verdiği, satıcıların güleryüzlü olduğu, insanların sürekli birbirlerine teşekkür ettikleri ve kuyrukta herkesin edebiyle sırasını beklediği şehir. bütün bunların etkisinde kimseye kızıp sinirlenmediğim ve bu yüzden kendimi daha çok sevmemi sağlayan… her yerinden müzik fışkıran, bu yüzden metro merdivenlerinden inerken, covent garden’da bir cafe’de otururken, hmv’de dolanırken insanın kendisini hayatının başrol oyuncusu gibi hissetmesine yol açan… ne zaman girsem güzelliği karşısında ağlamak istediğim carnaby street’e ev sahipliği yapan… urban outfitters, h&m, hayvani top shop ve boots gibi dünyanın en muhteşem, en benlik mağazalarını barındıran. insanların “miss pms” tshirt’üme bakıp güldüğü bir memleket işte. ait olduğumu düşündüğüm şehir. artık hala hayattan kıyak talep etme hakkım kalmış mıdır bilmiyorum ama, eğer kaldıysa, talebim burda yaşamaktır. sonsuza kadar olmasa bile, birkaç yıl.

çok aşığım çok. ilk günden beri, ilk günkü gibi.

Comments (3) »

aynalar

200573761-001 benim bu hayatta davranışlarımı belirleyen, etkileyen, kısıtlayan en temel şey hak ve adalet sistemidir sevgili okur. tam da bu yüzden, başkalarının davranışlarını da bu minvalde yargılarım. “bunu yapmaya ya da söylemeye hakkı var mı?”, “bu yaptığı adil bir şey mi?” gibi. cevap “evet” ise, maruz kaldığım davranış ne olursa olsun kabullenir, susup otururum. ama eğer cevap “hayır” ise o insana karşı kanımla canımla savaş açmak boynumun borcudur. haksızlık, adaletsizlik hayatın genelinde olduğu gibi, ikili ilişkilerde de nefret ettiğim ve dahi katlanamadığım bir konsept. ben nasıl istemeden de olsa birini haketmediği bir durumda bıraktığım zaman günlerce, haftalarca, aylarca ve dahi yıllarca bunun suçluluk duygusuyla kahrolup geceleri uykularımdan oluyorsam karşımdaki insandan da benzer bir hassasiyet bekliyorum. baktım karşıda tık yok, kolları sıvayıp benim kendisini kahredesim, çeşitli haksızlıklara maruz bırakasım geliyor.

başkalarını oturduğu yerden yargılamak, yaptıkları ya da oldukları şeyle hunharca dalga geçmek dünyanın en kolay ve keyifli işi insanlar için. sanki bu şekilde dünyanın kalanının kendilerini konuşlandırdığı sefil noktadan çıkıp daha üst bir seviyede tanımlayabiliyorlar oluşlarını. ya da öyle sanıyorlar. bunun en net örneği ekşi sözlük’teki erkek kitlesidir mesela. bana zamanında şu entry‘i yazdıran bu grubun pek çok üyesiyle zamanımın yeterince değersiz olduğu bir dönemde çeşitli okazyonlarda tanışma fırsatım oldu. sözlük’te olup olabilecek her başlıkta, her entry’de türk kadınlarına “kısa boylu olma, kalın olma, çirkin olma, yatakta kötü olma, yeterince oral seks yapmama” gibi çerçevelerden verip veriştiren bu erkeklerin nedense bir tanesi bile “yüzüne bakılabilir” çıkmadı.  hayır ama öyle bir manifestolar yayınlanıyor ki sanırsınız adam uzun boylu, geniş omuzlu, six pack sahibi, yakışıklı, karizmatik, bütün kızların eridiği bittiği absolut hunk gibi bir şey. çünkü az önce sözünü ettiğim hak & adalet dünyasında ancak absolut hunk’ın x bir kadın kitlesi ya da y bir bireysel kadın hakkında bu kadar dudak büken söylemleri olabilir. adama bir bakıyorsunuz, bir daha bakasınız gelmiyor. kısa boylu, kıllı, göbekli, paçoz, çirkin bir herif. ben bu insanların evlerinde yeterli sayıda ayna olmadığını düşünüyorum çünkü olanını bitenin başka bir açıklaması yok. adaletin tecelli ettiği ideal bir dünyada kısa boylu, kıllı, göbekli, paçoz, çirkin bir adamın layığı, eğer ortamda excess money supply da yoksa, en bodurundan ve paçozundan bir karşı cins üyesidir. ancak aynaların olmadığı bir ortamda bu adam kendi varoluş gerçekliğinden sapıp uzun boylu, ince, güzel ve bakımlı hatunları kendine layık görebilir, diye düşünüyorum.

bundan epey bir sene önceydi, 10 belki, arkadaş grubuyla hep beraber televizyon izlediğimiz bir ortamda fırlamalığı ve hazırcevaplığıyla meşhur bir erkek arkadaşımız lou bega’nın klibindeki hatunlar için şöyle bir söylemde bulundu, “ben şimdi bunu gördükten sonra nasıl gidip kız arkadaşımın suratına bakacağım?”. ona verdiğim cevap 10 yıldır bu konudaki görüşümde hiçbir sapma ya da oynama olmadığının kanıtıdır: “o brad pitt’i gördükten sonra nasıl gelip senin suratına bakıyorsa aynen öyle”. sustu, cevap veremedi elbette. sanırım bu davranış kalıbı içinde olan insanlara ara sıra böyle bir tokat iyi geliyor.

bugünün dersi: ikinci, üçüncü insanlar hakkında yargılarda bulunmadan önce aynaya bakalım.

Comments (3) »

daha neler neler

200550667-001 son postun üzerinden 1 aydan fazla zaman geçmiş: ayıp, ayıp! “sen ne biçim blog yazarısın?!” demezler mi adama? derler. cevap da veremem, susar kalırım. büstü dikilecek kadar net bir ikizler kadını olmakla şizofreni arasında gidip gelirken blog yazarı kişiliğim diğerlerinin arasında kaynamış olacak. neyse ki kötü havaları fırsat bilip su yüzüne çıktı.

u2 türkiye’ye geliyormuş, hayırlısı olsun. sayesinde ilk defa konserden 10 ay önce satışa çıkan bilet de gördüm ya, ölsem gam yemem artık. “kim alır bunu ya, ön grup yok hiçbir şey yok” derken bir baktım ofiste insanlar bilet yarıştırıyorlar? u2 seviyorum ama beni derinden etkileyen hiçbir şarkıları olmadı sanırım. one belki biraz. ama onun dışındaki şarkılarının özel bir yeri olmadı, olamadı hayatımda. bu yüzden pek heyecanlanamadım bu konser haberi karşısında. hala coldplay’in türkiye’ye gelmesini bekliyorum, ya da onların konser vereceği bir tarihte londra’da olabilmek istiyorum ama pek mümkün olmadı şimdiye kadar.

londra demişken, önümüzdeki üç ayın seyahat programını vermek isterim: kasım’da londra, aralık’ta amsterdam, ocak’ta new york. birinde domuz gribi kapmazsam diğerinde kaparım artık diye düşünüyorum – bu konuya bir sonraki paragrafta daha detaylı değineceğim. londra’da 4 gece 5 gün kalacağım ve kendime bol gezmeli, bir o kadar pokerli ve alışverişli süper bir program hazırladım. üstelik bu programa bir akşam grease’e gitmek de dahil! bir an önce gitmek istiyorum. londra’da beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri de seyahatimin tarihinin H&M’in jimmy choo serisinin çıkışına denk gelmesiydi fakat bugün H&M’in web sitesinde adamların ürünleri çıktıkları 14 kasım gününde izdiham beklediğini, insanları 160 kişilik kuyruklarla mağazalara alacaklarını ve herkesin her üründen sadece bir adet alabileceğini falan okuyunca benim varacağım tarih olan 18 kasım öğlenine bir çöp bile kalmayacağı gerçeğiyle başbaşa kaldım. biraz mutsuzum bu konuda. neyse, aralık’ta amsterdam’da donacağımıza dair görüşler aldık fakat yapacak bir şey yok, izin var, kullanmak lazım, amsterdam’a daha önce gidilmedi. iki çift yurtdışında gezmenin de keyifli olacağını öngörüyorum – havalar nasıl olursa olsun bizim havamız güzel olsun di mi? sonra ocak’ta new york, new york… bir gecesi atlantic city’de olmak üzere 8 gece 9 gün, belki 9 gece 10 gün de olabilir bilmiyorum. seyahatin asıl amacı: muhteşem bir gelinliği ve esprili nikah şekerlerini türkiye’de alamayacağın bir fiyata bavula at. yan faydalar: en iyi arkadaş ve hopefully sevdicek ile sokak sokak dolaş, broadway’de müzikale git, empire state building’i ve özgürlük heykelini gör, victoria’s secret’ları talan et, sex and the city tour’a çık, deli gibi eğlen, tabanlar patlayana kadar gez. uçak biletini de shop n miles sağolsun millerle satın alınca vallahi tadından yenmiyor.

gelelim son zamanlarda iyice ayyuka çıkan domuz gribi çılgınlığına. bu konu beni nedense başka insanları korkuttuğu kadar korkutmuyor. gerçi etrafıma bakıyorum, şu an “aman bir şey olur” diye yakınındaki insanların elini sıkmayan, yanağından öpmeyen, dakikada bir ellerini yıkayan kişiler 99′da deprem olduğu zaman kafayı yiyen, artçı deprem söylentileri sonrasında sokaklarda yatan insanlarla aynı hemen hemen. onlarda olup bende olmayan nedir bilmiyorum; ölüm korkusu mu, panik duygusu mu, mantıksızlık mı? bana sadece yanlış geliyor. insanların birbirine yaklaşmaya, dokunmaya korkar olması, sokaklarda cerrahi maskelerle dolaşmaları… ucuz bir korku filminin “insanlığın sonu” senaryosunun bir parçası gibi sanki. medyanın rolünü bu tip olaylarda tekrar tekrar sorguluyorum fakat hiçbir yere varamıyorum, ne kadarı doğru, ne kadarı yanlış, ne kadarı manipülasyon, ne kadarı uyarı, hiç kimsenin bilmesinin imkanı yok. çok çaresiziz. o yüzden fazla sallamıyorum. ya da sallıyorum da normalin altında diyelim.

şimdilik bu kadar. londra dönüşü gözlemlerimi paylaşacağım.

çüs!

Leave a comment »

sonbahar!

88010872 evet, sonbahar geldi. it’s official. terliklerin sandaletlerin dolaba kalkma vakti geldi. gelsin pastel renkler, kadife ceketler, kapşonlu sweatshirt’ler! yay! sonbaharları çok seviyorum ama yağış olmasın mümkünse. kuru ve serin bir hava olsun.

bu aralar hiç kafamı toplayıp, belli bir konu üzerine konsantre olup uzun uzun yazasım yok. yine daldan dala konacağımdır.

* tutkulu aşk meraklısı her genç kız gibi twilight serisine sardırmış durumdayım, üçüncü kitaptayım. ilk kitaptan sonra filmi izlemenin bir hayalkırıklığı yarattığını söylememe gerek yok sanırım. tamam konu patates, gerçekten tutkulu ve imkansız bir aşkın oldukça çarpıcı bir şekilde tasvir edilmesinden başka bir yenilik getirilmemiş ama yine de film daha iyi olabilirdi. gel gör ki filmin müzikleri hakkında ne kadar konuşsam hakkını veremem. muse – supermassive black hole, paramore – decode, linkin park – leave out all the rest, iron and wine – flightless bird american mouth ve carter burell – bella’s lullaby zincirinden birini dinlemeden günüm geçmiyor. hepsi muh-te-şem. mutlaka edinin cd’sini.

* at(a?) binmeye başladım. muhteşem zevkli bir şey. başta çok korkutucu ama sonradan alıştığın zaman, bir de atınla da iyi anlaşabildiysen olağanüstü keyifli bir hal alıyor. ilk binişten sonra iki gün boyu vücudumdaki bütün kaslar tel tel ağrırken “acaba devam eder miyim” diye düşünmüş olsam da, şu anda hiçbir şekilde bırakmayı düşünmüyorum.

* haftada üç gün spor + at + twilight çılgınlığından kalan zamanımda yeniden call of duty oynamaya başladım. fakat maalesef oyunlar, türkiye’de genel olarak 13-19 yaş ergen kesiminin egemenliğinde ve gerçekten o kadar aptallar ki çekemiyorum. yani ekranın sol tarafında durmaksızın küfür akarken kestiğim kelleden tad alamıyorum ki. 20+ bir call of duty server’ı bulsam yuvam belleyeceğim ama maalesef, mümkün değil.

* yeni sezon türk dizileri fena görünmüyor, mehmet aslantuğ’lu “hanımın çiftliği” ve nejat işler’li, aslı tandoğan’lı ve hatta hatta olgun şimşek’li “kapalıçarşı” dikkat çekenlerden.

* 10 sezon friends’i devirdikten sonra house’a başladık. fena gitmiyor şimdilik, bakalım.

* bu aralar ıvır zıvır bir şeyler satın almam lazım fakat bir türlü istediklerimi bulamıyorum. alışveriş insanlar için nasıl ızdırap haline gelebiliyormuş anladım.

* cuma günü master mezuniyetim var. sonunda bittiğine inanamıyorum bu çilenin.

* 10 aralık’ta süper bir deal ile amsterdam yolcusuyuz. sevincimi kiminle paylaştıysam amsterdam sokaklarında donup kalacağımı belirtti ama ben kürklü eskimo paltoma ve kayak montuma güveniyorum. tabii earmuff + eldiven + atkı kombinasyonu ile kullanmak gerekiyor.

* filmlerde türkçe dublaj ne kötü şey, allah muhtaç etmesin.

* evde otururken bile “to do list” kullanmaya başladım. iyiye işaret değil.

* bu akşamki bjk – manchester united maçında bjk’yi tutuyorum. go kartal go!

Comments (1) »

ordan burdan

71275672 bu aralar alışverişe gitmeye niyet eden varsa akmerkez‘e gitmesin. kriz ve restorasyon aynı anda olmamış, neredeyse bütün dükkanlar kapalı. bir tek mango açık desem yeri var, onda da çok az model var. ayrıca suratsız “satış görevli”lerinin olayı nedir? la senza mağazasından resmen kendi aralarında dedikodu yapan suratsız kadın görevliler yüzünden hiçbir şey almadan çıktım.to-buy-list’imden hiçbir şey alamadım zaten, akmerkez resmen ölmüş.

“satış görevlisi” demişken, bu eski mesleklere yeni isimler getirerek imajını düzeltme çalışması hiçbir işe yaramıyor, burdan ilgililere duyurmak istiyorum. tezgahtar değil satış görevlisi, hostes değil uçuş görevlisi, sekreter değil asistan, dişçi değil diş hekimi bla bla bla.. tezgahtarsın abi işte, neden lafı dolandırıyorsun, insanların kafaları bulanıyor. ben işim sorulduğu zaman “finans uzmanı”, “ekonomist” falan diyor muyum? düz ve direkt bankacıyım. gereksiz hareketler.

neyse, bu aralar midem küçüldü. 100 gram et + salata ile çatlayacak gibi doyabiliyorum. son iki haftadır inanılmaz bir sağlıklı beslenme / yaşama modundayım bu arada (geçen cumartesi gecesini pazar sabahına pokerle bağlayışımı saymazsak) yaz sebze ve meyveleri de son derece yardımcı oluyor neyse ki. semizotu, karpuz, üzüm, erik bunlar yaşamı güzelleştiren şeyler. bir de spora başlamanın verdiği bir mutluluk mevcut tabii ki. bu sefer uzun soluklu olmasını umuyorum.

twilight‘ın kitabını okuyorum. oldukça sürükleyici ve rahat okunuyor. harry potter gibi bir şey. kitap okumayı çok özlemişim, doyamıyorum resmen.

kıbrıs‘a gittik. kumarhaneler biraz hayalkırıklığı oldu cash game texas hold’em masası olmadığı için ama deniz inanılmaz güzeldi. 5-6 metre ve dibindeki kumlar sayılan bir suda balıklarla beraber yüzmek muhteşemdi. ayrıca suyun soğuk olmaması benim için büyük bir artıydı fakat çok çok tuzluydu su. gözlerimi açamadım. bir dahaki sefere, ki mutlaka tekrar gideceğiz, gözlük ve şnorkel götürmek niyetindeyim.

3g reklamlarından kusmak üzereyim. biri şu gsm operatörlerini durdursun.

ramazanda huysuz olan insanları sevmiyorum. neden huysuzsun güzel kardeşim, bak ne güzel pide var, güllaç var? bunları akşama kadar yememek de senin kişisel seçimin, neden benden çıkarıyorsun hıncını? beceremiyorsan tutma oruç güzel din kardeşim, hayır gelmez zaten senin tuttuğun oruçtan..

şimdi televizyonda gördüm ve nehir erdoğan‘dan bayağı bir hazzetmediğime karar verdim. tipsiz ve samimiyetsiz bir insan.

türkiye’de gerçekçi bir post-gençlik / adult dizisi çekilsin istiyorum. ben senaryosu için danışmanlık yapmaya hazırım. kavak yelleri gibi olsun mesela ama biraz daha yaş ortalaması 25-30 arasında olan bekar türk gencini anlatsın. bu dizide kızlar beymen’deki indirime koşmak için işlerinden izin alsın, sürekli rejimde olsunlar, patronlarından şikayet etsinler, sex and the city izlesinler istiyorum. erkekler friends ve how i met your mother izlesin, facebook’tan kız kaldırmaya çalışsın, bir tanesi kız arkadaşını aldatsın, diğeri evlenme teklif etmeye hazırlanıyor olsun, playstation ve poker oynuyor olsunlar, roxy’de tanıştıkları random kızları yanlışlıkla hamile bıraksınlar istiyorum. böyle gerçekçi bir dizi görmek istiyorum tv kanallarında. aslında şu hangi kanalda gösterildiğini hatırlamadığım “bir kadın bir erkek” skeçleri bu tip şeyleri yakın gelecekte görebileceğimizin habercisi. umarım hakkını verirler.

okulun bitmesiyle boşalan akşamlarımı nereye kanalize edeceğimi şaşırmış durumdayım. haftanın üç günü spora gidip iki günü evde dizilerimi izleyip (friends, nip tuck, how i met your mother, lost, grey’s anatomy, desperate housewives) keyif yapmak dünyanın en güzel şeyi sanki. haftasonları da ata binmeyi planlıyorum. geçen ay garanti emeklilik üyesi olduğum iyi oldu, istanbul’daki hemen hemen bütün atlı spor kulüplerinde indirimleri var.

şimdi de kendime bir kaç not:

- bir daha internetten ayakkabı alma! hem fotoğraflarında göründükleri kadar güzel olmuyorlar hem de ayağını sıkıyorlar.

- en az önümüzdeki bir ay alışverişe akmerkez’e gitme. istinye park iyidir.

- bir daha sakın ikinci el elektronik alma. parası neyse ver, yenisini al.

- yargıcı‘nın yeni sezonu çok başarılı. shopping muse’un dönünce tekrar uğra.

- eylül’ün üçüncü haftası bütün dizilerin yeni bölümleri başlıyor. takipçi ol, unutma!

- publish’e bas! bas artık!

Comments (3) »

dress-up!

DRESS_DOMINGUEZX555yaşın kemale ermesi ve yazın gelmesiyle beraber “arkadaş düğünleri” sezonu açıldı. sevdiğim insanların düğünlerinde bulunmaktan çok keyif alıyorum, o gece onların yanında bulunmak, mutluluklarını paylaşmak ve beraber buruşmalarını dilemek hoşuma gidiyor. gel gör ki evlenen kişiyle olan samimiyet arttıkça şiddetlenen bir “ne giyeceğim?!” paniği var ki, cep yakıyor, can sıkıyor.

düğünler aslında o defilelerde ya da vitrinlerde gördüğümüz muhteşem gece elbiselerini giymek için ideal fırsat. sosyetik balolara, açılış partilerine falan davetli olmadığımıza ve sahneye de çıkmadığımıza göre bu elbiselerin giyilebileceği en uygun okazyonlar arkadaş düğünleri. fakat işte elbise alışverişine çıktığınız an kabus başlıyor.

ekim 2008′de yine çok yakın bir arkadaşımın düğünü için nişantaşı’na çıkmıştım, belki o post’u hatırlayanlar olacaktır: uzun ve ümitsiz bir nişantaşı turunun ardından meghan (los angeles)’ı bulmuş ve mutlu olmuştum. nişantaşı’nda abiye elbiseler satan pek çok küçük, no-name butik olduğu için “gece elbisesi” denince akla gelen ilk mekanlardan olması şaşırtıcı değil elbet. fakat bu butiklerdeki elbiselerin fiyatları epey şaşırtıcı! uzun elbiselerin fiyatları 1,000 tl’den, kısa elbiselerin fiyatları 500 tl’den başlıyor. 1,500 tl’ye elbiseler falan var. yani tamam anladım, uzun elbise, bir kere hiçbir şey olmasa çok kumaş gidiyor, iki üç tane de taş falan var üstünde, 100 tl olmasın tamam da… kardeşim… güzel arkadaşım… 1,500 tl vereceksem nişantaşı’nın ara sokaklarındaki gudik butiğinde ne işim var benim? giderim akmerkez homestore’dan alırım paşalar gibi. hatta ve hatta gider bsdd’den 500 tl’ye valentino, 750 tl’ye jean paul gaultier elbise alırım. bu iki elbiseyi de alabilirdim bu arada ama valentino aşırı iç gösteriyordu, astar diktirmekle uğraşmak hem aklıma gelmedi hem de o kadar zamanım yok… JPG de daha böyle günlük tarzda bir elbiseydi. ama aklım kalmadı dersem yalan olur.

sonuç olarak bu butiklere sinirlenip soluğu mango’da aldım ve yeni sezondan gayet güzel bir elbise denedim, akabinde 220 tl verip satın aldım. tekstil’de her ne kadar mass production’a karşı olsam ve küçük butiklerin hayatta kalabilmesi için destek olmak istesem de (meghan bu krizde kapandı ve çok üzüldüm bu arada) küçük butikler işin bokunu çıkarınca sinirlerim zıplıyor. bu tip kıyafetleri mass production yapan yerlerden almanın tek tehlikesi pişti olmak. ama bunu da düşündüm ve olması durumunda “bende daha güzel durmuş” deyip geçmeyi planladım.

pleeeaaase.

Comments (3) »

long time no see, huh?

akvaryum evet aylar sonra yeniden karşınızdayım. yine ihmalkarım, yine çok açtım arayı. ama neden, bir sor.

öncelikle bu twitter olayı kesinlikle blog düşmanı bir oluşum. 140 harflik tweet’lerle sürekli bir şeyler anlatmaktan oturup adam gibi yazacak motivasyonu ve zamanı bulamıyor insan. burda üç paragrafla anlatabileceğim şeyi orda kısacık yazıp geçmek daha kolay geliyor sanki. her şeyin kolayına ve hızlısına kaçar olduk… zamanlar kötü.

geçen zamana dönüp baktığımda çok çok keyifli ve huzurlu geçen bir 27. doğumgünü, aynı derecede süper geçen ikinci yıl dönümü, bolca friends, epeyce poker, bir miktar iş kaynaklı stres, guitar hero, bank management, prison break ve lost görüyorum. master çilesinin bitmesine sadece üç hafta kaldı, inanılmaz geliyor. master bitince o kadar çok boş zamanım olacak ki nerelere harcasam, hayal kura kura bitiremedim. ata binmek bu hayallerimin / planlarımın başında geliyor. sonra bol bol window shopping, uzak kaldığım vitrinlere ve indirimlere hızlı bir dönüş. tabii bir yandan da evin içiyle ilgilenmek gerekecek.

beynim çok yorgun. en kısa zamanda bir tatile gitmek istiyorum. ağustos’ta bir kıbrıs tatili mümkün olabilecek gibi görünüyor; deniz – kum – güneş + poker. daha ne isterim?

şimdilik bu kadar. ci vediamo..

Leave a comment »

türk dizileri üzerine

71560517 uzun yıllardır türk dizilerinin verdiği moron bir mesaj var. dört dizinin üçünde illa ki esas hatun iki adam arasında kalıyor. adamların bir tanesi yakışıklı, karizmatik, arıza, her tarafı “aşk” diye bağıran bir adam. diğeri daha çok “çocuklarımın babası” modunda, sakin, durgun, huzur veren, esas hatunumuzu çok seven biri. bu ikisinin karışımı bir adamla hatun sonsuza kadar mutlu mesut yaşasalar rating olmaz çünkü.

istisnası olmadan neredeyse bütün türk dizilerinde yaşanan bu ikilem %99.9 oranında “çocuklarımın babası” adam lehine sonuçlanıyor. kadınlar aşkı feda edip huzuru seçiyorlar. yani kolaya kaçıyorlar bir bakıma. bir de nasıl bir işse, aşkından yerlerde süründükleri, köpek oldukları adamı üç bölüm sonra unutup kendilerini diğerinin kollarına atabiliyorlar. yok canım? bizim piyasada senaryo yazan insanların hiç gerçek aşk yaşamadıklarını düşünüyorum. bir kadın bir erkeğe deliler gibi aşık olacak, uğruna yemediği halt düşmediği durum kalmayacak, sonra o adam evlenme teklif ettiğinde “hayır” cevabı verip mantık evliliği yapacak. oldu.

“surprise ending” merakı mıdır bu, verilmek istenen bir mesaj mıdır yoksa nedir bilemiyor, bulamıyorum. çaktırmadan bilinçaltımıza “seni senin onu sevdiğinden daha çok seven biriyle oll… aşk dediğin gelir geçeeerrr.. huzuru bulduğun yere dükkanı kuuurrr.. yerleeşş” mesajı gömülüyor. nooluyo ya? hayır bi de şöyle bi zırvalık var, sezonlar boyu esas oğlanla esas kadının kavuşmasını izlemek için televizyon başına çökmüşsün, son sezonda hırtonun biri gelip akıl çeliyor. asap bozucu.

neyse ki bu furyanın gediklilerinden binbir gece kötü ötesi bir finalle ekranlara veda etti de kurtulduk. darısı diğer gudiklerin başına.

aşkla meşkle kalın.

Comments (1) »

ben bir küçük cezveyim…

200550667-001 evet bir seyahatin daha sonuna geldik. gittikçe yurtdışına çıkışların eve dönüş kısmını sevmeye başlıyorum, hayırdır inşallah.

bu seferki destinasyonumuz iş amaçlı, bir gece kalınmak üzere, londra aktarmalı toronto – kanada idi. kanada’ya ilk defa gideceğim için biraz heyecanlıydım fakat yolun uzunluğu, ülkede sadece bir gece kalacak oluşum ve saat farkı gibi etkenler biraz heves kırıcıydı.

british airways ile uçtum gidişte de dönüşte de. BA ile bundan sekiz sene önce falan, ingiltere’ye ilk uçuşumda uçmuştum. o zamanlar sınır ötesi seyahatler konusunda toy ötesi olduğumdan herhangi bir görüşüm bile olmamıştı tabii ki. şimdi ise sekiz sene sonra şunu söyleyebilirim ki uçaklarını yenilemeleri lazım. hizmet güzel, özellikle online check-in ve fast bag drop kısımlarından çok memnun kaldım. yemekler uçak yemeği standardı için oldukça başarılı. ama uçaklar eskiii. yok olmamış. emirates’i, royal jordanian’ı efendime söyleyeyim qatar airways’i gördükten sonra BA çağ dışı kalıyor. özellikle istanbul – heathrow uçağının koltukları da aşırı rahatsızdı. neyse ki boş bir uçuştu da yolcu milleti olarak koltuklara sere serpe yayıldık. heathrow – toronto istikametinde ise transatlantik olduğu için nispeten daha yeni bir uçakla seyahat ettik, iki bölüm prison break + revolutionary road yedi saatlik yolculuğu bir nebze çekilir kıldı. revolutionary road (kate winslet + leonardo di caprio) değişik ve düşündürücü bir film bu arada, başlarda biraz baydıysa da sonraları epey içime işledi diyebilirim. kate winslet’ın canlandırdığı karakterde kendimden bir şeyler buldum sanırım.. neyse, toronto’ya bir indik, kar yağıyor. holy moly! öyle böyle bir kar da değil, buz gibi bir rüzgar eşliğinde adamın iliklerine kadar geçiyor. nisan’ın 6’sında! söylene söylene otele check-in yaptım. otel eski bir otel olmasına rağmen odam 27. kattaydı ve hoş bir manzarası vardı. şimdi yine orta doğu standartlarıyla karşılaştırıyor olacağım ama nerde orta doğu’nun mövenpick’i nerde toronto’nun four seasons’ı demek istiyorum. odanın küçük ve cosy olması hoşuma gitti tamam, orta doğu’daki otel odaları gerçekten gereksiz büyük ve kasvetli ve ürkünç. en son katar’da kaldığım odada banyo + küçük tuvalet vardı. e pes. ama her otelde bir converter bulunur mesela her türlü priz için, mutlaka iki adet küçük complimentary su vardır. bunlarda resepsiyondan converter istedim bana $25′lik kağıt imzalattılar. “oha üç kuruşluk aleti $25′e soktular bana” diye hayıflanırken patronumdan öğrendim ki check-out esnasında geri vermezsek oda ücretine ekliyorlarmış bu tutarı. ayrıca iki litre su koyup üzerine “bunları içerseniz 9$ daha sokacaz” yazmışlar. ona da çüş dedim. kahvaltıda patronun istediği financial times’ı da odaya charge etmeleri gerçekten tüy dikti. yani otelde beleş olan tek şey business center’dan internetli bilgisayar kullanmaktı – orta doğu’da da bu yok bazı yerlerde.

neyse, toplantılar öğlen yemeği ile bitince otele gitmek üzere bir taksiye atladım. taksicinin de hep gevezesi denk gelir ya bana, işte turist olduğumu anlayınca o kaçınılmaz “nerden gelir nereye gidersin” sorusu geldi. adama türk olduğumu söylememle beraber adamın “çile bülbülüm çilee” diye türkü çağırmaya başlaması karşısında yaşadığım dumuru tarif etmekte zorlanıyorum. meğer adamcağız 20 sene önce istanbul’da iki ay kalmış. istanbul’a aşık olmuş, şöyle güzel şehir böyle muhteşem insanlar diye öve öve bitiremedi. kendisi iran’lıymış savaş zamanı kaçmış iran’dan. “illa seni havaalanına ben götüreyim” diye tutturdu, “iyi” dedim “gel 5′te al beni”. iran’lı celal. hay allahım. nasıl da sempatik bir adam.

otele gir, check out et, sevdiceğin sipariş ettiği laptopu satan mağazayı bul, laptopu teslim al, ölü pixel kontrolü yap, parasını öde zart zurt derken saat oldu mu 4. bir H&M gördüm de apar topar girdim iki parça bi şey aldım çıktım. sonra da yer yön duygusu olmayan bir insan olarak burnumun ucundaki oteli bulmam yarım saat aldı zaten. “toronto’da ne gördün” sorusuna cevabım “3 adet banka genel müdürlüğü, birinin 68. katından şehir manzarası, H&M ve havaalanı”dır gün itibariyle.

5′te celal geldi aldı beni sohbet ede ede havaalanına 6′da getirdi. uçak 20:30′da ama diyorum ki “duty free senin diğer dükkanlar benim takılır zaman geçiririm”. güvenlik kontrolünü geçmemle beraber ne göreyim, el kadar bir duty free. “şaka heralde bu” falan derken baktım şaka maka değil realitenin ta kendisi. o mağazadan ancak annemin magnet serisine bir toronto eklemesi çıkabilirdi, öyle de oldu. sonra oturdum 1 saatlik wireless bağlantısını parasını verip aldım ve uçağa alınmayı beklerken youtube’dan dudaktan kalbe izledim. haha.

toronto – heathrow yolunu aslında hatırlamak bile istemiyorum. yer yer uykusuzluktan sızıp bayıldığım yol boyu arkadaki hintli’nin kesif osuruk kokusuna uyanıp ırkçı düşüncelere boğuldum. arkadaşım el insaf ya, uçaktayız be! cam mı açalım sen köri esanslı gazları arkadan arkadan verdikçe bize ne yapalım? bir an dedim şimdi yukardan oksijen maskeleri düşecek, biz de huzur bulacağız. yanımdaki kadın arkaya dönüp kınayan gözlerle “tck tck”layıp durduysa da allahın hintli öküzü çoraplarını da çıkarmış yatıyordu görebildiğim kadarıyla. ally mcbeal’da richard fish’in böyle bir uçak macerası vardı, aklıma o geldi. ama yok, ben hakikaten hintlileri ve pakileri sevmiyorum. sorry.

bu arkadaş yüzünden beynime oksijen giden sayılı dakikalarda will smith’in yeni filmi 7 pounds’u izleme fırsatı buldum. başta ne olduğunu anlamıyor insan, bu filmin konusu ne, bu adam ne yapıyor falan ama filmin sonunda düğüm çözülünce gerçekten vuruyor insana. çok çok etkileyici bir film, herkese tavsiye ediyorum.

heathrow – istanbul “sonunda yuvaya dönüş” yolunda ise arkama osuruklu hintli’den sonra gelebilecek en ideal kombinasyon, en bayıldığım insan modeli düştü. iki buçuk yaşında, yarı türkçe yarı ingilizce konuşan şımarık velet “alara” ve kendisini disipline etmekle yakından uzaktan alakası olmayan pasif “mami”si. bir an düşündüm acaba bu ayşe arman’ın kızı olabilir mi falan diye ama onunki “aleyna” mıydı, “zeyna” mıydı, öyle bi şeydi sanki. bizim isimlerin suyu çıktı ya, böyle kültürler arasında kalmış tuhaf şımarık veletler yetiştiriyoruz topluma. bunlar yarın öbür gün oy kullanacaklar. oof of. neyse, yol boyu kadına dönüp “ne kadar şımarık bir çocuğunuz var, bu çocukları gördükçe annelik fikrinden her geçen gün daha fazla soğuyorum” deme arzumu dizginledim ve sustum oturdum. zaten açıkçası halim de yoktu, uçağa binmemle beraber öyle bir sızmışım ki take off’u hissetmedim bile. gözümü açtığımda bulutların üzerindeydik gayet.

çok yorucu bir üç gün oldu vesselam, şu an hala kendimi uçakta gidiyor gibi hissediyorum.

shoegal jetlag diyarından bildirdi.

Leave a comment »

bezmek: bezgin duruma gelmek, bezginlik getirmek, bıkıp usanmak

200573816-001 evet, susmalara doyamadım resmen.

hayatımda hiç bu kadar yoğun olduğumu hatırlamıyorum. seyahat seyahat üstüne geldi, rapor rapor üstüne, bir de okulda midterm’ler eklenince olay çığrından çıktı. ortalamanın çok üstünde multi-tasking bir insanım, ben bile bu kadar acı çektiğime göre ortalama bir insan bu tempoya girse ne olurdu, düşünemiyorum. günde 15 saat çalışıp rapor yazdığım günler bütün gün eve kapanıp ders çalıştığım günleri kovalıyor. bir gün bitmeden diğeri başlıyormuş gibi hissediyorum. geçtiğimiz hafta ürdün-abu dhabi-dubai-katar eksenini 4 günde turladığım yetmiyormuş gibi pazartesi günü sadece bir gece kalmak üzere kanada’ya uçuyorum. annem yolculuğun kaç saat sürdüğünü sorduğunda sessiz kalmayı tercih ettim. düşünmek bile istemiyorum.

çiğneyebileceğimden daha fazlasını ısırmışım gibi hissediyorum bu aralar. dikkatim iyice dağılmaya başladı, bugün aldığım ders notlarının ters tarafına baktığım ve yanlış notları aldığımı sandığım için gayrettepe – rumeli hisarüstü – gayrettepe – rumeli hisarüstü – gayrettepe istikametinde minibüsçülük oynadım. sonra da kendimi direksiyonu yumruklarken buldum tabi. zamansızım. hiçbir şeye yetemiyorum. ailemi göremiyorum, oturup bir akşam yemeği yiyemiyorum. işten çıkıp eve geldiğim, oturup bir bölüm how i met iki bölüm greys izlediğim günleri çok özledim. ve bu özlem beni günden güne hırçınlaştırıyor.

bütün bunlar olup biterken bir de mail kutumun binlerce salak tarafından doldurulmasına sinirleniyorum. hayır anlamıyorum insan neden bir siteye üye olurken kendisine ait olmayan bir mail adresini kullanır? ben mecbur muyum obez arkadaşım senin yemeksepeti siparişlerini okumaya? kutahyadestek neresidir? destek alacaksan kendi mail adresin üzerinden alsan? isim@gmail.com gibi mük-kem-mel bir mail adresim varsa benim suçum ne yani? neyse kolayını buldum codeword koyup auto-delete yapıyorum hepsine. allah akıl fikir versin.

çok ama çok yorgunum. elektriğin bile olmadığı diyarlara kaçıp dinlenmek istiyorum.

Leave a comment »