Posted by: shoegal on: 6 February, 2010
geçen hafta gelinliğimi almak üzere new york’taydık. internet yoluyla yaptığım aylar süren hazırlık sayesinde çok kısa bir sürede istediğim ve hatta hasta olduğum gelinliği alarak mağazadan çıkabildim. geri döndüğümde gördüğüm birkaç düğün fotoğrafı ise abd’de bir dönem yaşamamış kimsenin adını duymadığı bir mağazadan gelinlik alarak ne kadar muhteşem bir iş yaptığımı düşünmeme sebep oldu. zira türkiye’deki bütün evlenme niyeti olan kadınların tek seçeneklerinin pronovias’mış gibi davranıp, tornadan çıkmış gelinlikleri giymelerine anlam veremiyorum. facebook’ta herkesin ortalama 150-200 arkadaşının olduğu ve çarşaf çarşaf düğün fotoğraflarının yayınlandığı günümüzde bütün gelinlerin aynı görünmesi gerçekten saçma. bu konuda bir örnek teşkil edip “gelinlik satın almak için abd’ye gitme” hareketi başlatmazsam eğer (ki hiç başlatasım yok) biliyorum ki başka bir gelinle pişti olma ihtimalim %0.0000000001 sularında.
new york güzeldi ama çok soğuk ve çok kaotikti. eminim mayıs ya da eylül gibi bir ayda gitsek çok daha efektif gezebileceğimiz bir tatil olurdu ama o zaman da bu kadar çılgın indirimlere denk gelemeyebilirdik. çok alışveriş yaptık, süper alışverişler yaptık. magnolia’s bakery’de muhteşem banana pudingler yedik. chipotle delisi olduk. woodbury’de dünyayı aldık. central park’ta soğuktan takırdayarak dolaştık. yine de, pek çok arkadaşımın aksine, ben new york’tan “allahım burda yaşamalıyım” hissiyatı ile dönmedim. çünkü ben eğer bir gün yurtdışında yaşayacaksam, ki bu gerçekten istediğim bir şey hala, istanbul’da bıktığım, yaşam kalitemi düşüren bir takım moronluklardan kurtulmak istiyorum. tamam alışveriş ve eğlence olanakları süper, insanlar mağazalarda vs oldukça sıcak ve yardımcı davranıyorlar fakat gel gör ki geceleri kendini güvende hissederek sokakta yürüyemiyorsun. “public urination” denen konseptle tanışıyorsun. trafikte bir bmw içinde bulunduğun taksiciye camını açıp küfrettikten sonra taksici ile bmw makaslar atarak birbirlerine sataşırken kendini istanbul’da sanabiliyorsun bir anda, ya da bitmek bilmeyen korna ve siren seslerinden yorulup “eeeeh” diyebiliyorsun. hayatımın 1-2 sene gibi bir süresinde yaşamaya katlanabilirim ama “ay hadi yurtdışına çıkalım da huzur bulalım” dersem yaşamaya gideceğim bir yer değildir kesinlikle. londra ve amsterdam’da bildiğin ömür boyu yaşayabilirim diğer taraftan. avrupa insanıyım ben sanırım.
düğünün en önemli parçalarından gelinliğe check atıldıktan sonra son iki aydan daha önce tamamlanamayacak ve bu yüzden evlenmeye karar veren herkesin iki ayağını bir pabuca sokan binlerce minik detay üstüme üstüme gelmeye başladı. saçımı nerde yaptıracağım, makyaj da dahil olacak mı, balayı konusundaki kararımızdan emin miyiz, davetiye seçmek lazım, davetiye zarflarını hattata mı yazdırsak kendimiz mi yazsak, mekan süslemeleri için dekoratörle toplantı, playlist’in kesinleştirilmesi, oturma düzeninin yapılması, ev için perdeler halılar koltuklar avizeler televizyon ve dolapların seçilmesi gibi binlerce alınması gereken karar mevcut. süreçle yakından uzaktan alakası olmayan arkadaşlarım bu konuya “ay bunlar ne güzel telaşlar” falan diye yaklaşsa da içinde olunca bu kadar minik detaylara kafa patlatıp durmak ve sürekli “bir şeyleri unutuyorum” hissiyatı içinde olmak insanı stresten strese sokuyor.
sancılı postlarla karşınızda olmaya devam edeceğim.
Posted by: shoegal on: 2 February, 2010
i’ve heard there was a secret chord
that david played and it pleased the lord
but you don’t really care for music, do you?
it goes like this…the fourth, the fifth
the minor fall and the major lift
the baffled king composing hallelujah
hallelujah
hallelujah
hallelujah
hallelujah
your faith was strong but you needed proof
you saw her bathing on the roof
her beauty and the moonlight overthrew you.
she tied you to her kitchen chair
she broke your throne
she cut your hair
and from your lips she drew the hallelujah
hallelujah
hallelujah
hallelujah
hallelujah
maybe i have been here before
i know this room, i’ve walked this floor
i used to live alone before i knew you.
i’ve seen your flag on the marble arch
love is not a victory march
it’s a cold and it’s a broken hallelujah
hallelujah
hallelujah
hallelujah
hallelujah
there was a time you let me know
what’s real and going on below
but now you never show it to me, do you?
and remember when i moved in you
the holy dark was moving too
and every breath we drew was hallelujah
hallelujah
hallelujah
hallelujah
hallelujah
maybe there’s a god above
and all i ever learned from love
was how to shoot at someone who outdrew you.
and it’s not a cry you can hear at night
it’s not somebody who’s seen the light
it’s a cold and it’s a broken hallelujah
hallelujah
hallelujah
hallelujah
hallelujah
Posted by: shoegal on: 27 December, 2009
bugün türk halkının avatar filmine gösterdiği olağanüstü ilgi nedeniyle bir kez daha salonlarda yer bulamadık ve zaman geçirmek için “acı aşk” isimli türk filmine girdik. allahım girmez olaydık. senaryo yazarı beni affetsin ama uzun zamandır bu kadar kötü bir film izlememiştim. yani dabbe 2′yi tercih eder miydim acaba, onu bile düşündüm. filmde ne oluyor, neden oluyor, amaç ne, sonuç ne – belli değil. alabildiğine bir saçmalık içinde gelişen zırva olaylar. yalnız filmin başındaki bir hadise bizi üzerinde konuşturdu, o yüzden ona değinmek istiyorum.
efendim ilk sahne esas oğlanımız halit ergenç’in çok sevdiği ve evlenme teklif etmek üzere kurgular düzenlediği sevgilisini yatakta başka bir herifle basması üzerine kurulu. tabii halit ergenç bu nahoş durum üzerine a.g.d. oluyor ve olaylar gelişiyor. ilerleyen sahnelerde bu motor ablamız halit’le karşılaştığında boynuz hadisesiyle ilgili şöyle bir açıklama yapıyor: “korktum.” oldu. şimdi her ne kadar filmin bu noktasında bu açıklama bize adnan şenses’in “sarhoştum sen sandım” açıklamasından fazla bir şey ifade etmese de, bu ciddiye giden ilişkilerde commitment problemi ile gelişen “ilişkiyi sabote etme yöntemi olarak boynuz” konseptine bir değinmek istedim.
bildiğiniz gibi düşüncelerimi ve öğretilerimi “gerçekçilik” üzerine kurmak temel prensibim. gerçek ne kadar acı, ne kadar ağır, ne kadar şok edici olursa olsun bilmek isterim ve insanların da bilmesi gerektiğini düşünürüm. kendi hayal aleminde yaşamanın sürdürülebilir bir durum olmadığını bilirim çünkü. er geç biri o hayal alemine girer ve saçınızdan sürükleyerek gerçek dünyaya çıkarır sizi. işte bu yüzden “he’s just not that into you” cümlesi sex and the city’de ilk geçtiği zaman “aha budur” demiş, üzerine film yapıldığı zaman da keyifle izlemiştim.
“commitment problemi”nin ne kadar büyük bir bullshit olduğunu, bu gerçekçilik ve “he’s just not that into you” mefhumu çerçevesinde bir kere daha açıklamak istedim.
sevgili okur,
commitment problemi diye bir şey yoktur. karşısındaki erkekte bağlanma isteğini uyandıramayan kadın vardır. kesinlikle yanlış anlaşılmasın, kimseye “beceriksiz, çirkin, kazma” vs demeye getirmek değil amacım, her arzın kendi talebini yarattığını düşünüyorum aksine. fakat gerçek şu ki, herkesin hayattan, hayatın karşısına çıkaracağı insan(lar)dan belli beklentileri var. bazı insanların beklentileri az ve öz, bazıları ise uzun bir liste. günümüzde insanların azla yetinmeyi unutmasıyla beraber herkesin beklentilerinin çoğaldığı ortada, az ve öz beklentisi olan insan pek kalmadı. diyeceğim odur ki, hepimiz karşımızdaki karşı cins üyesini beklentilerimizi karşılama oranına göre değerlendiriyoruz. bu oran skalasında %100′e jackpot yani “the one” deniyor. %0 ise amorti bile çıkmadı, işim olmaz gibi kelimelerle ifade edilebilir. bu iki oran arasında kalanlar ise şartlara göre iyi arkadaş, fuck buddy ya da uzun / kısa ilişki olabiliyor.
şunu anlamak lazım, bazı insanlar için %70 beklenti karşılama oranını (BKO) yakalamak imzayı basmak için yeterli olabilir. çünkü o kişi hayatının öyle bir dönemindedir ki, çok uzun zamandır %40′ın üzerine çıkan olmamıştır ve çıkacağına olan inanç azalmıştır. fakat karşıdaki adam ise evlenme kararını alabilmek için minimum %90′lık bir oran arayan idealist bir kimse olabilir.
gerçek hayatta taraflardan birinin %55-60 BKO seviyesinde olduğu bir ilişkinin yıllar boyu sürebildiği de görülmüştür ama bu ilişkiler genelde (istisnalar kaideyi bozmaz) evlilikle sonuçlanmaz. çünkü adam ya da kadın kendisine daha iyi bir BKO verebilecek karşı cins üyesini bulabileceğine inanmaktadır. o kişinin aradığı her ne ise, beklenti sepeti nelerden oluşuyorsa (dış görünüş, cinsel performans, maddi yeterlilik, zeka, mizah anlayışı, kariyer, karizma vs) bu sepetin tamamını ya da kendisini tatmin edecek bir oranını henüz bulamamış demektir. kadınların artık bunu görebilmelerini ve kendilerini / birbirlerini “canım o zaten bağlanma problemi olan bir adam, her halinden belli” gibi cümlelerle kandırmaktan vazgeçmelerini diliyorum. gerçi bunu yapan erkekler de var ama kadınlar daha çok.
500 days of summer tam da bu dediğimi anlatan bir filmdi işte. söylemeye çalıştığım şu, karşındaki adamın hedeflediği BKO’ya seninle ulaşamamış olması seni daha az değerli ya da istenmeyecek bir insan yapmaz, don’t take it personal. sadece doğru insan değilsin, bunu gör, anla ve zaman kaybetmeden bir diğer maceraya koş diyorum canım okur.
bu yazının genellemelerle dolu olduğunu bildiğimden bir kere daha “istisnalar kaideyi bozmaz” diyor ve köşeme çekiliyorum.
“you are the rule, she is the exception”.
Posted by: shoegal on: 13 December, 2009
evet, aylar öncesinden biletini alıp hazırlıklarına başladığımız amsterdam seyahatimizden dönmüş bulunuyoruz.
öncelikle, hayatında ilk kez sabiha gökçen’den, pegasus havayolları ile yurtdışı uçmuş bir insan olarak oldukça şaşırdığımı söyleyebilirim. sanırım insanlardan duyduklarımdan aklımda fazla kötü bir imaj oluşmuş, pegasus’tan da sabiha gökçen havaalanı’ndan da son derece memnun kaldım. şehre çok çok çok uzak olması ve lounge olmaması gibi dezavantajları var elbet fakat check-in için 5 dakika, bavullar için 5 dakika beklemek atatürk havaalanı’ndan hiç alışkın olmadığımız durumlar açıkçası. uçakta yemeğin paralı olmasına da ilk defa birinci elden tanık oldum ve onu da gayet mantıklı buldum. aç olmayan fakat sırf önüne yemek kondu diye bir şeyler tırtıklayıp önündeki yemeği ziyan eden o kadar çok insan var ki. acıktıysan ver parasını ye kardeşim. aç değilsen de yemediğin şeyin parası bilet fiyatına dahil olmasın. süper mantıklı.
neyse, üç buçuk saat süren yolculuğun ardından amsterdam’a indik. schipol’un oralarda “bu muymuş bu kadar abartılan soğuk, hahaay” dediysek de şehrin merkezine inince neden bütün arkadaşlarımızın “donarak öleceksiniz!” şeklinde felaket tellallığı yaptığını anladık. gerçekten soğuktu ama allahtan hazırlıklı gittik. sezonlar önce indirimden aldığım kapşonlu-kürklü dünyanın en sıcak tutan paltosu, kulaklıklarım ve eldivenlerim sağolsun soğuğu dışarda bırakabildim.
şehrin bu kadar küçük ve trafiksiz oluşu, bisiklet > yaya > araba şeklindeki huzurlu düzeni herhalde benim kadar uzun süre istanbul kaosuna maruz kalmış herkesi şaşırtmış ve mutlu etmiştir. tabii ki bisiklet kiraladık ve tabii ki yokuş-free dümdüz yollarda pedal sallayarak şehri dolaştık. muhteşemdi. amsterdam’ın “yaşanılabilir” bir şehir olduğuna karar vermemizin en büyük sebebi buydu sanırım.
grup halinde tatile çıkmanın con’larından biri olarak gezi rotasını kendim belirleyemedim maalesef. bu da ilgimi türkiye’de olmayan herhangi bir mağaza kadar çekemeyen x adet müzeye götürülmeme ve hiç alışveriş yapamamama sebebiyet verdi tabii. bu anlamda biraz hayalkırıklığına uğradığımı söylersem yalan olmaz.
holland casino’da geçirdiğimiz beş koca saat ve çıkardığım bir adet flush royal, bulldog’da başımıza gelenler, grubumuzun sevdicek elemanının tramvaydan inememesi ve inmiş bulunan bizlere şaşkın gözlerle bakarak bir sonraki durağa gidip ordan geri dönmesi, sex museum’da kalkan mideler, türetmekten sıkılmadığımız red light esprileri ve jason statham the transporter’ın kullandığı a takımı minibüsüyle havaalanına gidişimiz gibi pek çok komik / saçma enstantaneyi de üç güne sığdırdığımız bu tatilde gördük ki amsterdam gayet yaşanabilir bir yermiş, gelecekteki iş / eğitim fırsatları dikkatle değerlendirilecekmiş ve ucuz bilet düşürdükçe yine yine yine gidilecekmiş…
Posted by: shoegal on: 21 November, 2009
yuvam, evim, en kendim olduğum, en özgür olduğum yer. arabaların yaya geçidindeki yayalara mutlaka yol verdiği, satıcıların güleryüzlü olduğu, insanların sürekli birbirlerine teşekkür ettikleri ve kuyrukta herkesin edebiyle sırasını beklediği şehir. bütün bunların etkisinde kimseye kızıp sinirlenmediğim ve bu yüzden kendimi daha çok sevmemi sağlayan… her yerinden müzik fışkıran, bu yüzden metro merdivenlerinden inerken, covent garden’da bir cafe’de otururken, hmv’de dolanırken insanın kendisini hayatının başrol oyuncusu gibi hissetmesine yol açan… ne zaman girsem güzelliği karşısında ağlamak istediğim carnaby street’e ev sahipliği yapan… urban outfitters, h&m, hayvani top shop ve boots gibi dünyanın en muhteşem, en benlik mağazalarını barındıran. insanların “miss pms” tshirt’üme bakıp güldüğü bir memleket işte. ait olduğumu düşündüğüm şehir. artık hala hayattan kıyak talep etme hakkım kalmış mıdır bilmiyorum ama, eğer kaldıysa, talebim burda yaşamaktır. sonsuza kadar olmasa bile, birkaç yıl.
çok aşığım çok. ilk günden beri, ilk günkü gibi.
Posted by: shoegal on: 8 November, 2009
benim bu hayatta davranışlarımı belirleyen, etkileyen, kısıtlayan en temel şey hak ve adalet sistemidir sevgili okur. tam da bu yüzden, başkalarının davranışlarını da bu minvalde yargılarım. “bunu yapmaya ya da söylemeye hakkı var mı?”, “bu yaptığı adil bir şey mi?” gibi. cevap “evet” ise, maruz kaldığım davranış ne olursa olsun kabullenir, susup otururum. ama eğer cevap “hayır” ise o insana karşı kanımla canımla savaş açmak boynumun borcudur. haksızlık, adaletsizlik hayatın genelinde olduğu gibi, ikili ilişkilerde de nefret ettiğim ve dahi katlanamadığım bir konsept. ben nasıl istemeden de olsa birini haketmediği bir durumda bıraktığım zaman günlerce, haftalarca, aylarca ve dahi yıllarca bunun suçluluk duygusuyla kahrolup geceleri uykularımdan oluyorsam karşımdaki insandan da benzer bir hassasiyet bekliyorum. baktım karşıda tık yok, kolları sıvayıp benim kendisini kahredesim, çeşitli haksızlıklara maruz bırakasım geliyor.
başkalarını oturduğu yerden yargılamak, yaptıkları ya da oldukları şeyle hunharca dalga geçmek dünyanın en kolay ve keyifli işi insanlar için. sanki bu şekilde dünyanın kalanının kendilerini konuşlandırdığı sefil noktadan çıkıp daha üst bir seviyede tanımlayabiliyorlar oluşlarını. ya da öyle sanıyorlar. bunun en net örneği ekşi sözlük’teki erkek kitlesidir mesela. bana zamanında şu entry‘i yazdıran bu grubun pek çok üyesiyle zamanımın yeterince değersiz olduğu bir dönemde çeşitli okazyonlarda tanışma fırsatım oldu. sözlük’te olup olabilecek her başlıkta, her entry’de türk kadınlarına “kısa boylu olma, kalın olma, çirkin olma, yatakta kötü olma, yeterince oral seks yapmama” gibi çerçevelerden verip veriştiren bu erkeklerin nedense bir tanesi bile “yüzüne bakılabilir” çıkmadı. hayır ama öyle bir manifestolar yayınlanıyor ki sanırsınız adam uzun boylu, geniş omuzlu, six pack sahibi, yakışıklı, karizmatik, bütün kızların eridiği bittiği absolut hunk gibi bir şey. çünkü az önce sözünü ettiğim hak & adalet dünyasında ancak absolut hunk’ın x bir kadın kitlesi ya da y bir bireysel kadın hakkında bu kadar dudak büken söylemleri olabilir. adama bir bakıyorsunuz, bir daha bakasınız gelmiyor. kısa boylu, kıllı, göbekli, paçoz, çirkin bir herif. ben bu insanların evlerinde yeterli sayıda ayna olmadığını düşünüyorum çünkü olanını bitenin başka bir açıklaması yok. adaletin tecelli ettiği ideal bir dünyada kısa boylu, kıllı, göbekli, paçoz, çirkin bir adamın layığı, eğer ortamda excess money supply da yoksa, en bodurundan ve paçozundan bir karşı cins üyesidir. ancak aynaların olmadığı bir ortamda bu adam kendi varoluş gerçekliğinden sapıp uzun boylu, ince, güzel ve bakımlı hatunları kendine layık görebilir, diye düşünüyorum.
bundan epey bir sene önceydi, 10 belki, arkadaş grubuyla hep beraber televizyon izlediğimiz bir ortamda fırlamalığı ve hazırcevaplığıyla meşhur bir erkek arkadaşımız lou bega’nın klibindeki hatunlar için şöyle bir söylemde bulundu, “ben şimdi bunu gördükten sonra nasıl gidip kız arkadaşımın suratına bakacağım?”. ona verdiğim cevap 10 yıldır bu konudaki görüşümde hiçbir sapma ya da oynama olmadığının kanıtıdır: “o brad pitt’i gördükten sonra nasıl gelip senin suratına bakıyorsa aynen öyle”. sustu, cevap veremedi elbette. sanırım bu davranış kalıbı içinde olan insanlara ara sıra böyle bir tokat iyi geliyor.
bugünün dersi: ikinci, üçüncü insanlar hakkında yargılarda bulunmadan önce aynaya bakalım.
Posted by: shoegal on: 2 November, 2009
son postun üzerinden 1 aydan fazla zaman geçmiş: ayıp, ayıp! “sen ne biçim blog yazarısın?!” demezler mi adama? derler. cevap da veremem, susar kalırım. büstü dikilecek kadar net bir ikizler kadını olmakla şizofreni arasında gidip gelirken blog yazarı kişiliğim diğerlerinin arasında kaynamış olacak. neyse ki kötü havaları fırsat bilip su yüzüne çıktı.
u2 türkiye’ye geliyormuş, hayırlısı olsun. sayesinde ilk defa konserden 10 ay önce satışa çıkan bilet de gördüm ya, ölsem gam yemem artık. “kim alır bunu ya, ön grup yok hiçbir şey yok” derken bir baktım ofiste insanlar bilet yarıştırıyorlar? u2 seviyorum ama beni derinden etkileyen hiçbir şarkıları olmadı sanırım. one belki biraz. ama onun dışındaki şarkılarının özel bir yeri olmadı, olamadı hayatımda. bu yüzden pek heyecanlanamadım bu konser haberi karşısında. hala coldplay’in türkiye’ye gelmesini bekliyorum, ya da onların konser vereceği bir tarihte londra’da olabilmek istiyorum ama pek mümkün olmadı şimdiye kadar.
londra demişken, önümüzdeki üç ayın seyahat programını vermek isterim: kasım’da londra, aralık’ta amsterdam, ocak’ta new york. birinde domuz gribi kapmazsam diğerinde kaparım artık diye düşünüyorum – bu konuya bir sonraki paragrafta daha detaylı değineceğim. londra’da 4 gece 5 gün kalacağım ve kendime bol gezmeli, bir o kadar pokerli ve alışverişli süper bir program hazırladım. üstelik bu programa bir akşam grease’e gitmek de dahil! bir an önce gitmek istiyorum. londra’da beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri de seyahatimin tarihinin H&M’in jimmy choo serisinin çıkışına denk gelmesiydi fakat bugün H&M’in web sitesinde adamların ürünleri çıktıkları 14 kasım gününde izdiham beklediğini, insanları 160 kişilik kuyruklarla mağazalara alacaklarını ve herkesin her üründen sadece bir adet alabileceğini falan okuyunca benim varacağım tarih olan 18 kasım öğlenine bir çöp bile kalmayacağı gerçeğiyle başbaşa kaldım. biraz mutsuzum bu konuda. neyse, aralık’ta amsterdam’da donacağımıza dair görüşler aldık fakat yapacak bir şey yok, izin var, kullanmak lazım, amsterdam’a daha önce gidilmedi. iki çift yurtdışında gezmenin de keyifli olacağını öngörüyorum – havalar nasıl olursa olsun bizim havamız güzel olsun di mi? sonra ocak’ta new york, new york… bir gecesi atlantic city’de olmak üzere 8 gece 9 gün, belki 9 gece 10 gün de olabilir bilmiyorum. seyahatin asıl amacı: muhteşem bir gelinliği ve esprili nikah şekerlerini türkiye’de alamayacağın bir fiyata bavula at. yan faydalar: en iyi arkadaş ve hopefully sevdicek ile sokak sokak dolaş, broadway’de müzikale git, empire state building’i ve özgürlük heykelini gör, victoria’s secret’ları talan et, sex and the city tour’a çık, deli gibi eğlen, tabanlar patlayana kadar gez. uçak biletini de shop n miles sağolsun millerle satın alınca vallahi tadından yenmiyor.
gelelim son zamanlarda iyice ayyuka çıkan domuz gribi çılgınlığına. bu konu beni nedense başka insanları korkuttuğu kadar korkutmuyor. gerçi etrafıma bakıyorum, şu an “aman bir şey olur” diye yakınındaki insanların elini sıkmayan, yanağından öpmeyen, dakikada bir ellerini yıkayan kişiler 99′da deprem olduğu zaman kafayı yiyen, artçı deprem söylentileri sonrasında sokaklarda yatan insanlarla aynı hemen hemen. onlarda olup bende olmayan nedir bilmiyorum; ölüm korkusu mu, panik duygusu mu, mantıksızlık mı? bana sadece yanlış geliyor. insanların birbirine yaklaşmaya, dokunmaya korkar olması, sokaklarda cerrahi maskelerle dolaşmaları… ucuz bir korku filminin “insanlığın sonu” senaryosunun bir parçası gibi sanki. medyanın rolünü bu tip olaylarda tekrar tekrar sorguluyorum fakat hiçbir yere varamıyorum, ne kadarı doğru, ne kadarı yanlış, ne kadarı manipülasyon, ne kadarı uyarı, hiç kimsenin bilmesinin imkanı yok. çok çaresiziz. o yüzden fazla sallamıyorum. ya da sallıyorum da normalin altında diyelim.
şimdilik bu kadar. londra dönüşü gözlemlerimi paylaşacağım.
çüs!
Posted by: shoegal on: 15 September, 2009
evet, sonbahar geldi. it’s official. terliklerin sandaletlerin dolaba kalkma vakti geldi. gelsin pastel renkler, kadife ceketler, kapşonlu sweatshirt’ler! yay! sonbaharları çok seviyorum ama yağış olmasın mümkünse. kuru ve serin bir hava olsun.
bu aralar hiç kafamı toplayıp, belli bir konu üzerine konsantre olup uzun uzun yazasım yok. yine daldan dala konacağımdır.
* tutkulu aşk meraklısı her genç kız gibi twilight serisine sardırmış durumdayım, üçüncü kitaptayım. ilk kitaptan sonra filmi izlemenin bir hayalkırıklığı yarattığını söylememe gerek yok sanırım. tamam konu patates, gerçekten tutkulu ve imkansız bir aşkın oldukça çarpıcı bir şekilde tasvir edilmesinden başka bir yenilik getirilmemiş ama yine de film daha iyi olabilirdi. gel gör ki filmin müzikleri hakkında ne kadar konuşsam hakkını veremem. muse – supermassive black hole, paramore – decode, linkin park – leave out all the rest, iron and wine – flightless bird american mouth ve carter burell – bella’s lullaby zincirinden birini dinlemeden günüm geçmiyor. hepsi muh-te-şem. mutlaka edinin cd’sini.
* at(a?) binmeye başladım. muhteşem zevkli bir şey. başta çok korkutucu ama sonradan alıştığın zaman, bir de atınla da iyi anlaşabildiysen olağanüstü keyifli bir hal alıyor. ilk binişten sonra iki gün boyu vücudumdaki bütün kaslar tel tel ağrırken “acaba devam eder miyim” diye düşünmüş olsam da, şu anda hiçbir şekilde bırakmayı düşünmüyorum.
* haftada üç gün spor + at + twilight çılgınlığından kalan zamanımda yeniden call of duty oynamaya başladım. fakat maalesef oyunlar, türkiye’de genel olarak 13-19 yaş ergen kesiminin egemenliğinde ve gerçekten o kadar aptallar ki çekemiyorum. yani ekranın sol tarafında durmaksızın küfür akarken kestiğim kelleden tad alamıyorum ki. 20+ bir call of duty server’ı bulsam yuvam belleyeceğim ama maalesef, mümkün değil.
* yeni sezon türk dizileri fena görünmüyor, mehmet aslantuğ’lu “hanımın çiftliği” ve nejat işler’li, aslı tandoğan’lı ve hatta hatta olgun şimşek’li “kapalıçarşı” dikkat çekenlerden.
* 10 sezon friends’i devirdikten sonra house’a başladık. fena gitmiyor şimdilik, bakalım.
* bu aralar ıvır zıvır bir şeyler satın almam lazım fakat bir türlü istediklerimi bulamıyorum. alışveriş insanlar için nasıl ızdırap haline gelebiliyormuş anladım.
* cuma günü master mezuniyetim var. sonunda bittiğine inanamıyorum bu çilenin.
* 10 aralık’ta süper bir deal ile amsterdam yolcusuyuz. sevincimi kiminle paylaştıysam amsterdam sokaklarında donup kalacağımı belirtti ama ben kürklü eskimo paltoma ve kayak montuma güveniyorum. tabii earmuff + eldiven + atkı kombinasyonu ile kullanmak gerekiyor.
* filmlerde türkçe dublaj ne kötü şey, allah muhtaç etmesin.
* evde otururken bile “to do list” kullanmaya başladım. iyiye işaret değil.
* bu akşamki bjk – manchester united maçında bjk’yi tutuyorum. go kartal go!
Posted by: shoegal on: 26 August, 2009
bu aralar alışverişe gitmeye niyet eden varsa akmerkez‘e gitmesin. kriz ve restorasyon aynı anda olmamış, neredeyse bütün dükkanlar kapalı. bir tek mango açık desem yeri var, onda da çok az model var. ayrıca suratsız “satış görevli”lerinin olayı nedir? la senza mağazasından resmen kendi aralarında dedikodu yapan suratsız kadın görevliler yüzünden hiçbir şey almadan çıktım.to-buy-list’imden hiçbir şey alamadım zaten, akmerkez resmen ölmüş.
“satış görevlisi” demişken, bu eski mesleklere yeni isimler getirerek imajını düzeltme çalışması hiçbir işe yaramıyor, burdan ilgililere duyurmak istiyorum. tezgahtar değil satış görevlisi, hostes değil uçuş görevlisi, sekreter değil asistan, dişçi değil diş hekimi bla bla bla.. tezgahtarsın abi işte, neden lafı dolandırıyorsun, insanların kafaları bulanıyor. ben işim sorulduğu zaman “finans uzmanı”, “ekonomist” falan diyor muyum? düz ve direkt bankacıyım. gereksiz hareketler.
neyse, bu aralar midem küçüldü. 100 gram et + salata ile çatlayacak gibi doyabiliyorum. son iki haftadır inanılmaz bir sağlıklı beslenme / yaşama modundayım bu arada (geçen cumartesi gecesini pazar sabahına pokerle bağlayışımı saymazsak) yaz sebze ve meyveleri de son derece yardımcı oluyor neyse ki. semizotu, karpuz, üzüm, erik bunlar yaşamı güzelleştiren şeyler. bir de spora başlamanın verdiği bir mutluluk mevcut tabii ki. bu sefer uzun soluklu olmasını umuyorum.
twilight‘ın kitabını okuyorum. oldukça sürükleyici ve rahat okunuyor. harry potter gibi bir şey. kitap okumayı çok özlemişim, doyamıyorum resmen.
kıbrıs‘a gittik. kumarhaneler biraz hayalkırıklığı oldu cash game texas hold’em masası olmadığı için ama deniz inanılmaz güzeldi. 5-6 metre ve dibindeki kumlar sayılan bir suda balıklarla beraber yüzmek muhteşemdi. ayrıca suyun soğuk olmaması benim için büyük bir artıydı fakat çok çok tuzluydu su. gözlerimi açamadım. bir dahaki sefere, ki mutlaka tekrar gideceğiz, gözlük ve şnorkel götürmek niyetindeyim.
3g reklamlarından kusmak üzereyim. biri şu gsm operatörlerini durdursun.
ramazanda huysuz olan insanları sevmiyorum. neden huysuzsun güzel kardeşim, bak ne güzel pide var, güllaç var? bunları akşama kadar yememek de senin kişisel seçimin, neden benden çıkarıyorsun hıncını? beceremiyorsan tutma oruç güzel din kardeşim, hayır gelmez zaten senin tuttuğun oruçtan..
şimdi televizyonda gördüm ve nehir erdoğan‘dan bayağı bir hazzetmediğime karar verdim. tipsiz ve samimiyetsiz bir insan.
türkiye’de gerçekçi bir post-gençlik / adult dizisi çekilsin istiyorum. ben senaryosu için danışmanlık yapmaya hazırım. kavak yelleri gibi olsun mesela ama biraz daha yaş ortalaması 25-30 arasında olan bekar türk gencini anlatsın. bu dizide kızlar beymen’deki indirime koşmak için işlerinden izin alsın, sürekli rejimde olsunlar, patronlarından şikayet etsinler, sex and the city izlesinler istiyorum. erkekler friends ve how i met your mother izlesin, facebook’tan kız kaldırmaya çalışsın, bir tanesi kız arkadaşını aldatsın, diğeri evlenme teklif etmeye hazırlanıyor olsun, playstation ve poker oynuyor olsunlar, roxy’de tanıştıkları random kızları yanlışlıkla hamile bıraksınlar istiyorum. böyle gerçekçi bir dizi görmek istiyorum tv kanallarında. aslında şu hangi kanalda gösterildiğini hatırlamadığım “bir kadın bir erkek” skeçleri bu tip şeyleri yakın gelecekte görebileceğimizin habercisi. umarım hakkını verirler.
okulun bitmesiyle boşalan akşamlarımı nereye kanalize edeceğimi şaşırmış durumdayım. haftanın üç günü spora gidip iki günü evde dizilerimi izleyip (friends, nip tuck, how i met your mother, lost, grey’s anatomy, desperate housewives) keyif yapmak dünyanın en güzel şeyi sanki. haftasonları da ata binmeyi planlıyorum. geçen ay garanti emeklilik üyesi olduğum iyi oldu, istanbul’daki hemen hemen bütün atlı spor kulüplerinde indirimleri var.
şimdi de kendime bir kaç not:
- bir daha internetten ayakkabı alma! hem fotoğraflarında göründükleri kadar güzel olmuyorlar hem de ayağını sıkıyorlar.
- en az önümüzdeki bir ay alışverişe akmerkez’e gitme. istinye park iyidir.
- bir daha sakın ikinci el elektronik alma. parası neyse ver, yenisini al.
- yargıcı‘nın yeni sezonu çok başarılı. shopping muse’un dönünce tekrar uğra.
- eylül’ün üçüncü haftası bütün dizilerin yeni bölümleri başlıyor. takipçi ol, unutma!
- publish’e bas! bas artık!
Posted by: shoegal on: 19 July, 2009
yaşın kemale ermesi ve yazın gelmesiyle beraber “arkadaş düğünleri” sezonu açıldı. sevdiğim insanların düğünlerinde bulunmaktan çok keyif alıyorum, o gece onların yanında bulunmak, mutluluklarını paylaşmak ve beraber buruşmalarını dilemek hoşuma gidiyor. gel gör ki evlenen kişiyle olan samimiyet arttıkça şiddetlenen bir “ne giyeceğim?!” paniği var ki, cep yakıyor, can sıkıyor.
düğünler aslında o defilelerde ya da vitrinlerde gördüğümüz muhteşem gece elbiselerini giymek için ideal fırsat. sosyetik balolara, açılış partilerine falan davetli olmadığımıza ve sahneye de çıkmadığımıza göre bu elbiselerin giyilebileceği en uygun okazyonlar arkadaş düğünleri. fakat işte elbise alışverişine çıktığınız an kabus başlıyor.
ekim 2008′de yine çok yakın bir arkadaşımın düğünü için nişantaşı’na çıkmıştım, belki o post’u hatırlayanlar olacaktır: uzun ve ümitsiz bir nişantaşı turunun ardından meghan (los angeles)’ı bulmuş ve mutlu olmuştum. nişantaşı’nda abiye elbiseler satan pek çok küçük, no-name butik olduğu için “gece elbisesi” denince akla gelen ilk mekanlardan olması şaşırtıcı değil elbet. fakat bu butiklerdeki elbiselerin fiyatları epey şaşırtıcı! uzun elbiselerin fiyatları 1,000 tl’den, kısa elbiselerin fiyatları 500 tl’den başlıyor. 1,500 tl’ye elbiseler falan var. yani tamam anladım, uzun elbise, bir kere hiçbir şey olmasa çok kumaş gidiyor, iki üç tane de taş falan var üstünde, 100 tl olmasın tamam da… kardeşim… güzel arkadaşım… 1,500 tl vereceksem nişantaşı’nın ara sokaklarındaki gudik butiğinde ne işim var benim? giderim akmerkez homestore’dan alırım paşalar gibi. hatta ve hatta gider bsdd’den 500 tl’ye valentino, 750 tl’ye jean paul gaultier elbise alırım. bu iki elbiseyi de alabilirdim bu arada ama valentino aşırı iç gösteriyordu, astar diktirmekle uğraşmak hem aklıma gelmedi hem de o kadar zamanım yok… JPG de daha böyle günlük tarzda bir elbiseydi. ama aklım kalmadı dersem yalan olur.
sonuç olarak bu butiklere sinirlenip soluğu mango’da aldım ve yeni sezondan gayet güzel bir elbise denedim, akabinde 220 tl verip satın aldım. tekstil’de her ne kadar mass production’a karşı olsam ve küçük butiklerin hayatta kalabilmesi için destek olmak istesem de (meghan bu krizde kapandı ve çok üzüldüm bu arada) küçük butikler işin bokunu çıkarınca sinirlerim zıplıyor. bu tip kıyafetleri mass production yapan yerlerden almanın tek tehlikesi pişti olmak. ama bunu da düşündüm ve olması durumunda “bende daha güzel durmuş” deyip geçmeyi planladım.
pleeeaaase.