love & bags & shoes…

türk dizileri üzerine

18 May, 2009 · 1 Comment

71560517 uzun yıllardır türk dizilerinin verdiği moron bir mesaj var. dört dizinin üçünde illa ki esas hatun iki adam arasında kalıyor. adamların bir tanesi yakışıklı, karizmatik, arıza, her tarafı “aşk” diye bağıran bir adam. diğeri daha çok “çocuklarımın babası” modunda, sakin, durgun, huzur veren, esas hatunumuzu çok seven biri. bu ikisinin karışımı bir adamla hatun sonsuza kadar mutlu mesut yaşasalar rating olmaz çünkü.

istisnası olmadan neredeyse bütün türk dizilerinde yaşanan bu ikilem %99.9 oranında “çocuklarımın babası” adam lehine sonuçlanıyor. kadınlar aşkı feda edip huzuru seçiyorlar. yani kolaya kaçıyorlar bir bakıma. bir de nasıl bir işse, aşkından yerlerde süründükleri, köpek oldukları adamı üç bölüm sonra unutup kendilerini diğerinin kollarına atabiliyorlar. yok canım? bizim piyasada senaryo yazan insanların hiç gerçek aşk yaşamadıklarını düşünüyorum. bir kadın bir erkeğe deliler gibi aşık olacak, uğruna yemediği halt düşmediği durum kalmayacak, sonra o adam evlenme teklif ettiğinde “hayır” cevabı verip mantık evliliği yapacak. oldu.

“surprise ending” merakı mıdır bu, verilmek istenen bir mesaj mıdır yoksa nedir bilemiyor, bulamıyorum. çaktırmadan bilinçaltımıza “seni senin onu sevdiğinden daha çok seven biriyle oll… aşk dediğin gelir geçeeerrr.. huzuru bulduğun yere dükkanı kuuurrr.. yerleeşş” mesajı gömülüyor. nooluyo ya? hayır bi de şöyle bi zırvalık var, sezonlar boyu esas oğlanla esas kadının kavuşmasını izlemek için televizyon başına çökmüşsün, son sezonda hırtonun biri gelip akıl çeliyor. asap bozucu.

neyse ki bu furyanın gediklilerinden binbir gece kötü ötesi bir finalle ekranlara veda etti de kurtulduk. darısı diğer gudiklerin başına.

aşkla meşkle kalın.

→ 1 CommentCategories: Uncategorized

ben bir küçük cezveyim…

8 April, 2009 · Leave a Comment

200550667-001 evet bir seyahatin daha sonuna geldik. gittikçe yurtdışına çıkışların eve dönüş kısmını sevmeye başlıyorum, hayırdır inşallah.

bu seferki destinasyonumuz iş amaçlı, bir gece kalınmak üzere, londra aktarmalı toronto – kanada idi. kanada’ya ilk defa gideceğim için biraz heyecanlıydım fakat yolun uzunluğu, ülkede sadece bir gece kalacak oluşum ve saat farkı gibi etkenler biraz heves kırıcıydı.

british airways ile uçtum gidişte de dönüşte de. BA ile bundan sekiz sene önce falan, ingiltere’ye ilk uçuşumda uçmuştum. o zamanlar sınır ötesi seyahatler konusunda toy ötesi olduğumdan herhangi bir görüşüm bile olmamıştı tabii ki. şimdi ise sekiz sene sonra şunu söyleyebilirim ki uçaklarını yenilemeleri lazım. hizmet güzel, özellikle online check-in ve fast bag drop kısımlarından çok memnun kaldım. yemekler uçak yemeği standardı için oldukça başarılı. ama uçaklar eskiii. yok olmamış. emirates’i, royal jordanian’ı efendime söyleyeyim qatar airways’i gördükten sonra BA çağ dışı kalıyor. özellikle istanbul – heathrow uçağının koltukları da aşırı rahatsızdı. neyse ki boş bir uçuştu da yolcu milleti olarak koltuklara sere serpe yayıldık. heathrow – toronto istikametinde ise transatlantik olduğu için nispeten daha yeni bir uçakla seyahat ettik, iki bölüm prison break + revolutionary road yedi saatlik yolculuğu bir nebze çekilir kıldı. revolutionary road (kate winslet + leonardo di caprio) değişik ve düşündürücü bir film bu arada, başlarda biraz baydıysa da sonraları epey içime işledi diyebilirim. kate winslet’ın canlandırdığı karakterde kendimden bir şeyler buldum sanırım.. neyse, toronto’ya bir indik, kar yağıyor. holy moly! öyle böyle bir kar da değil, buz gibi bir rüzgar eşliğinde adamın iliklerine kadar geçiyor. nisan’ın 6’sında! söylene söylene otele check-in yaptım. otel eski bir otel olmasına rağmen odam 27. kattaydı ve hoş bir manzarası vardı. şimdi yine orta doğu standartlarıyla karşılaştırıyor olacağım ama nerde orta doğu’nun mövenpick’i nerde toronto’nun four seasons’ı demek istiyorum. odanın küçük ve cosy olması hoşuma gitti tamam, orta doğu’daki otel odaları gerçekten gereksiz büyük ve kasvetli ve ürkünç. en son katar’da kaldığım odada banyo + küçük tuvalet vardı. e pes. ama her otelde bir converter bulunur mesela her türlü priz için, mutlaka iki adet küçük complimentary su vardır. bunlarda resepsiyondan converter istedim bana $25′lik kağıt imzalattılar. “oha üç kuruşluk aleti $25′e soktular bana” diye hayıflanırken patronumdan öğrendim ki check-out esnasında geri vermezsek oda ücretine ekliyorlarmış bu tutarı. ayrıca iki litre su koyup üzerine “bunları içerseniz 9$ daha sokacaz” yazmışlar. ona da çüş dedim. kahvaltıda patronun istediği financial times’ı da odaya charge etmeleri gerçekten tüy dikti. yani otelde beleş olan tek şey business center’dan internetli bilgisayar kullanmaktı – orta doğu’da da bu yok bazı yerlerde.

neyse, toplantılar öğlen yemeği ile bitince otele gitmek üzere bir taksiye atladım. taksicinin de hep gevezesi denk gelir ya bana, işte turist olduğumu anlayınca o kaçınılmaz “nerden gelir nereye gidersin” sorusu geldi. adama türk olduğumu söylememle beraber adamın “çile bülbülüm çilee” diye türkü çağırmaya başlaması karşısında yaşadığım dumuru tarif etmekte zorlanıyorum. meğer adamcağız 20 sene önce istanbul’da iki ay kalmış. istanbul’a aşık olmuş, şöyle güzel şehir böyle muhteşem insanlar diye öve öve bitiremedi. kendisi iran’lıymış savaş zamanı kaçmış iran’dan. “illa seni havaalanına ben götüreyim” diye tutturdu, “iyi” dedim “gel 5′te al beni”. iran’lı celal. hay allahım. nasıl da sempatik bir adam.

otele gir, check out et, sevdiceğin sipariş ettiği laptopu satan mağazayı bul, laptopu teslim al, ölü pixel kontrolü yap, parasını öde zart zurt derken saat oldu mu 4. bir H&M gördüm de apar topar girdim iki parça bi şey aldım çıktım. sonra da yer yön duygusu olmayan bir insan olarak burnumun ucundaki oteli bulmam yarım saat aldı zaten. “toronto’da ne gördün” sorusuna cevabım “3 adet banka genel müdürlüğü, birinin 68. katından şehir manzarası, H&M ve havaalanı”dır gün itibariyle.

5′te celal geldi aldı beni sohbet ede ede havaalanına 6′da getirdi. uçak 20:30′da ama diyorum ki “duty free senin diğer dükkanlar benim takılır zaman geçiririm”. güvenlik kontrolünü geçmemle beraber ne göreyim, el kadar bir duty free. “şaka heralde bu” falan derken baktım şaka maka değil realitenin ta kendisi. o mağazadan ancak annemin magnet serisine bir toronto eklemesi çıkabilirdi, öyle de oldu. sonra oturdum 1 saatlik wireless bağlantısını parasını verip aldım ve uçağa alınmayı beklerken youtube’dan dudaktan kalbe izledim. haha.

toronto – heathrow yolunu aslında hatırlamak bile istemiyorum. yer yer uykusuzluktan sızıp bayıldığım yol boyu arkadaki hintli’nin kesif osuruk kokusuna uyanıp ırkçı düşüncelere boğuldum. arkadaşım el insaf ya, uçaktayız be! cam mı açalım sen köri esanslı gazları arkadan arkadan verdikçe bize ne yapalım? bir an dedim şimdi yukardan oksijen maskeleri düşecek, biz de huzur bulacağız. yanımdaki kadın arkaya dönüp kınayan gözlerle “tck tck”layıp durduysa da allahın hintli öküzü çoraplarını da çıkarmış yatıyordu görebildiğim kadarıyla. ally mcbeal’da richard fish’in böyle bir uçak macerası vardı, aklıma o geldi. ama yok, ben hakikaten hintlileri ve pakileri sevmiyorum. sorry.

bu arkadaş yüzünden beynime oksijen giden sayılı dakikalarda will smith’in yeni filmi 7 pounds’u izleme fırsatı buldum. başta ne olduğunu anlamıyor insan, bu filmin konusu ne, bu adam ne yapıyor falan ama filmin sonunda düğüm çözülünce gerçekten vuruyor insana. çok çok etkileyici bir film, herkese tavsiye ediyorum.

heathrow – istanbul “sonunda yuvaya dönüş” yolunda ise arkama osuruklu hintli’den sonra gelebilecek en ideal kombinasyon, en bayıldığım insan modeli düştü. iki buçuk yaşında, yarı türkçe yarı ingilizce konuşan şımarık velet “alara” ve kendisini disipline etmekle yakından uzaktan alakası olmayan pasif “mami”si. bir an düşündüm acaba bu ayşe arman’ın kızı olabilir mi falan diye ama onunki “aleyna” mıydı, “zeyna” mıydı, öyle bi şeydi sanki. bizim isimlerin suyu çıktı ya, böyle kültürler arasında kalmış tuhaf şımarık veletler yetiştiriyoruz topluma. bunlar yarın öbür gün oy kullanacaklar. oof of. neyse, yol boyu kadına dönüp “ne kadar şımarık bir çocuğunuz var, bu çocukları gördükçe annelik fikrinden her geçen gün daha fazla soğuyorum” deme arzumu dizginledim ve sustum oturdum. zaten açıkçası halim de yoktu, uçağa binmemle beraber öyle bir sızmışım ki take off’u hissetmedim bile. gözümü açtığımda bulutların üzerindeydik gayet.

çok yorucu bir üç gün oldu vesselam, şu an hala kendimi uçakta gidiyor gibi hissediyorum.

shoegal jetlag diyarından bildirdi.

→ Leave a CommentCategories: Uncategorized

bezmek: bezgin duruma gelmek, bezginlik getirmek, bıkıp usanmak

2 April, 2009 · Leave a Comment

200573816-001 evet, susmalara doyamadım resmen.

hayatımda hiç bu kadar yoğun olduğumu hatırlamıyorum. seyahat seyahat üstüne geldi, rapor rapor üstüne, bir de okulda midterm’ler eklenince olay çığrından çıktı. ortalamanın çok üstünde multi-tasking bir insanım, ben bile bu kadar acı çektiğime göre ortalama bir insan bu tempoya girse ne olurdu, düşünemiyorum. günde 15 saat çalışıp rapor yazdığım günler bütün gün eve kapanıp ders çalıştığım günleri kovalıyor. bir gün bitmeden diğeri başlıyormuş gibi hissediyorum. geçtiğimiz hafta ürdün-abu dhabi-dubai-katar eksenini 4 günde turladığım yetmiyormuş gibi pazartesi günü sadece bir gece kalmak üzere kanada’ya uçuyorum. annem yolculuğun kaç saat sürdüğünü sorduğunda sessiz kalmayı tercih ettim. düşünmek bile istemiyorum.

çiğneyebileceğimden daha fazlasını ısırmışım gibi hissediyorum bu aralar. dikkatim iyice dağılmaya başladı, bugün aldığım ders notlarının ters tarafına baktığım ve yanlış notları aldığımı sandığım için gayrettepe – rumeli hisarüstü – gayrettepe – rumeli hisarüstü – gayrettepe istikametinde minibüsçülük oynadım. sonra da kendimi direksiyonu yumruklarken buldum tabi. zamansızım. hiçbir şeye yetemiyorum. ailemi göremiyorum, oturup bir akşam yemeği yiyemiyorum. işten çıkıp eve geldiğim, oturup bir bölüm how i met iki bölüm greys izlediğim günleri çok özledim. ve bu özlem beni günden güne hırçınlaştırıyor.

bütün bunlar olup biterken bir de mail kutumun binlerce salak tarafından doldurulmasına sinirleniyorum. hayır anlamıyorum insan neden bir siteye üye olurken kendisine ait olmayan bir mail adresini kullanır? ben mecbur muyum obez arkadaşım senin yemeksepeti siparişlerini okumaya? kutahyadestek neresidir? destek alacaksan kendi mail adresin üzerinden alsan? isim@gmail.com gibi mük-kem-mel bir mail adresim varsa benim suçum ne yani? neyse kolayını buldum codeword koyup auto-delete yapıyorum hepsine. allah akıl fikir versin.

çok ama çok yorgunum. elektriğin bile olmadığı diyarlara kaçıp dinlenmek istiyorum.

→ Leave a CommentCategories: Uncategorized

13 March, 2009 · Leave a Comment

sadece susmak istiyorum.

→ Leave a CommentCategories: Uncategorized

lately..

15 February, 2009 · 3 Comments

news1 blog’umun tipi (yine) değişti. tekdüzelikten mütemadiyen sıkılan ve taptaze life time vladstudio üyesi olmuş bir insan olarak  kendisinin en cici wallpaperlarından birini buraya koymaktan hiç çekinmedim. biraz kırpmam gerekti tabii. tamamını merak edenler bi zahmet blogroll’dan üçüncü linke tıklayıversinler.

haftasonu eskişehir’deydim. bir kere bile vasıta kullanmaya gerek olmaması biraz da otelin coğrafi konumundan kaynaklanmış olsa da yine de küçük şehir artısı olarak bir kenara işlendi. tren yolculuğu çok keyifliydi her şeyden önce, gayet konforlu ve eğlenceliydi. koltuğumuzun yanında priz olması, koltukların aralarının otobüsten daha geniş olması, trenin sabit bir hızda gitmesi ve bu yüzden fazla yormaması önemli avantajlardı. gezdik ve eğlendik vesselam.

bu ay alışverişin suyunu çıkardım. gerçekten suyu çıktı. allah aşkına artık beymen’in şu %50 üzerinden %50 indirimi bitsin, yeni sezon ürünleri gelsin, ya da beni beymen’lerin kapısından almasınlar artık bir şey yapsınlar. neyse, sitemin eski tasarımında bulunan “ölmeden alınacaklar” listemin bir maddesini silebildiğim için mutluyum en azından. hatta epey bir mutluyum süper deal’larla bana yıllarca yetecek çantalar aldım hakikaten.

salı günü okul başlıyor yine, mutsuzum. o kadar koptum ki konseptten geri gelmem zaman alacak gibi. bir an önce bitsin gitsin istiyorum, 2009′da beni bekleyen diğer n sayıdaki önemli olay gibi, aslında bana bıraksalar 2009 ekim’ine ya da kasım’ına fast forward yapacağım, o derece.

nil karaibik’in yeni şarkısını (seviyorum sevmiyorum) dinledim çok beğendim. mp3′ü limewire’da yok. easynews’da hiç yok. nerde var acaba.

küçük ve performanslı bir laptop istiyorum ama o kadar para vermek istemiyorum. öbür taraftan beğendiğim bir benq vardı, artık yok. neden beğendiğim bir şeyi o gün almazsam asla kalmıyor? ben genel olarak şanslı bir insan değilim galiba.

bu çıkarımla beraber pokeri de bırakıp millete borçlanmaktan vazgeçsem iyi olabilir.

→ 3 CommentsCategories: Uncategorized

iyi-leş-mek

1 February, 2009 · Leave a Comment

200573778-001 daha önce de yazmıştım, buraya olmasa bile başka bir blog’uma muhtemelen: yılda bir ya da iki kere, sanırım şükretmeyi unuttuğum zamanlarda, “her şeyin başı sağlık” gerçeğini hatırlamam için gecenin bir yarısında uykumdan mide bulantısıyla uyanıp sabaha kadar kafam klozetin içinde o akşam yediğim ne varsa doğal olmayan yollardan dışarı çıkarıyorum. bu sürece dayanamayacak hale geldiğimde ise kendimi yan bloktaki özel hastanenin aciline atıp iğne, serum artık doktor beyler/hanımlar neyi uygun görürlerse yiyorum. son iki seferdir serumu layık buluyorlar bana, tuhaf bir şey böyle sağ koldan yukarı soğuk bir sıvının içine dolduğunu hissediyor insan. ve beş dakika içinde gelen vücuttaki bütün kasların gevşeme hissi. saatler boyu kasılan midenin susup oturması, nabzın yavaşlaması ve gözlerin ağırlaşması. dakika dakika daha iyi olduğunu hissetmek ve uyumak… ah, gerçekten dünyalara bedel. grey’s anatomy’de ve diğer hastane dizilerinde görüp kanıksamışız artık x ilacını alıp iyi olan insan olayını, ama bu olayın öznesi olmak bambaşka gerçekten.

neyse ki okul tatil bir 15 gün kadar daha, biraz kafa dinliyorum diyebiliriz. geziyorum tozuyorum. alışveriş konusunda beni üzen bir gelişme yaşadım: river island’ın türkiye’deki bütün mağazalarını kapatması. başta kriz yüzünden vs diye düşündüm ama bugün öğrendim ki shaya ile olan sözleşmeleri bitmiş. yine bugün metrocity’deki mağazalarının hala açık olduğunu görüp 4 şubat’a kadar “kapanış indirimi”nde olduklarını görünce çocuklar gibi sevindim. iki pantolon cukkaladım hemen.

iki haftadır istinye park’ın otoparkında çılgın bir çile yaşanıyor bu arada. geçen hafta gittiğimizde ilk defa bir alışveriş merkezinin otoparkının içinde trafik gördüm. sebebi ise bir takım kıt zekalı işgüzarların bomboş olan giriş katını tamamen parka kapatmış olması ve giren arabaları zincirler ve kukalarla direkt ikinci kata yönlendirmiş olmasıydı. “hadi yapmışlar bir moronluk herhalde bir daha olmaz” dedim, bu hafta tekrar istinye park yolunu tuttum. bu seferki kuyruk daha otoparkın dışından başlamıştı ve beklenecek gibi değildi. istinye park yetkililerine burdan sesleniyorum böyle moronluklar yapmasınlar, zaten sapa bir yerde alışveriş merkezi açmışsın arabadan başka vasıtayla gelinmiyor nerdeyse, otoparkını doğru düzgün yöneteceksin (erman toroğlu kaçtı içime sanırım).

nişantaşı’na o kadar uzun zamandır gitmedim ki, önümüzdeki cumartesi bu konuda bir şey yapmayı düşünüyorum. muji açıldı daha göremedim. ayrıca meghan’a da bakmak istiyorum. ama nişantaşı’ndaki mağazaların pazar günü açık olmaması da insanlık suçudur, bu da böyle bilinsin.

ciao.

→ Leave a CommentCategories: Uncategorized

somebody save me

16 January, 2009 · Leave a Comment

200573780-001 insanlık için kısa, benim için uzun bir zaman sonra yine yazıyorum. yok efendim domain expire etmiş de, geri almak için hede yere başvuracakmışız da, başvuru incelenecekmiş de, hedeler hödöler… bazen bu tip işlerle uğraşması için birini tutasım geliyor. ayrıca blogsuz geçen bu sürede shoegal için de bir mani yazdım: “bir up’sın bir down’sın buna yürek nasıl dayansın?”. evet bravo bana. neyse artık iki yıllık aldık domain’i parası neyse verip. kafa şişirmeye devam.

çalışan insanların master yapmasını engelleyen bir kanun olması lazım diye düşünüyorum. hadi ben ettim bir cahillik, mülakatta “bu kadar işi beraber nasıl götüreceksin canım ciğerim” diyen profesörlere “ben her şeyin altından kalkarım alimallah” diye ukalalık ettim… kanunların koruması lazım beni bu noktada. “bak güzel kardeşim, olacak şey var olmayacak şey var, gel vazgeç, toplumsal refah için sana izin veremeyiz” demesi lazım.

son 2 haftadır içinde bulunduğum ruh ve hormon halini tanımlamamın imkanı yok sanırım. aslında hep yasmin yüzünden olduğunu biliyorum ama bu nasıl hissettiğimi değiştirmiyor. hiçbir şey yapmak istemiyorum. önümde açık duran defteri okumak istemiyorum. finalde kesin çıkacak olduğundan emin olduğum soruyu anlamak istemiyorum. sonra gayet alnımın akıyla çıktığım vizelerde aldığım notların aksine finallerde kelimenin tam anlamıyla sı..ıp batırıyorum. sonra sı..ık notlar geldiği zaman baştan depresyona giriyorum. yani hocalardan biri hakikaten çekip kenara “evladım vizeden 80 almışsın finalden niye 40 aldın?” diye soracak olsa verecek cevabım yok. “yasmin’e başladım yeniden hocam, ondan” mı diyeceğim?

sınavlar başladığından beri sosyal hayatım bitti, son 3 haftadır sevgilimi 2 kere gördüm, bir yandan ofisteki hareket, bir yandan hormonal dengesizlikler, gerçekten hayatımı çekilmez bir hale soktu. yarın son sınavdan çıkmamla beraber dağıtmam ve sapıtmam bir olacak.

→ Leave a CommentCategories: Uncategorized

karlı krizli alışveriş günleri

29 December, 2008 · Leave a Comment

snowball bu resmi o kadar beğendim ki thumbnail yerine full-size koymaya karar verdim.

öncelikle havalar deli gibi soğudu, bu durumdan pek memnun değilim. resmen yaşlandığımı anladım, sürekli üşüyorum. neydi öyle lisedeyken okul eteğinin altına aralık ayında kısa çorap giyip gitmeler falan. şimdi bakkala gitsem atkı-eldiven-earmuff olmadan olmuyor. donuyorum be!

aralık ayı indirim ayıdır malumunuz. e bir de dünyada ekonomik kriz olunca boku çıktı gerçekten… her şey 16 aralık’ta gelen indirimli gucci satışıyla başladı. bu satış esnasında çantalara karşı tam direniş gösterdiysem de ayakkabılar konusunda o kadar da başarılı olamadım maalesef. sonuç olarak aralık ayının rekor bilançosuna ilk girişi bir çift gucci sneakers yaptı. ve sonra 25 aralık akşamı telefonuma o melun sms geldi: 26 aralık beymen’de kelebek günüydü: seçili ürünlerde %50 + %40 indirim! oh mon dieu! “acaba işten 10-12 arası izin mi alsam” falan derken öğlen yemeğinde kendimi akmerkez’e zor attım. 695 ytl’lik miu miu stiletto’larımı bir çift adidas fiyatına secure ettikten sonra çantalara daldım tabii ama ben 12′de oraya varana kadar çantaların bir kısmı talan olmuştu bile. bir adet chloe baybag’e takıldım, bir süre kolumda gezdirdim falan ama renk itibariyle (krem) hedef rengimin (siyah) dışında olduğu için almadım. ama miu miu’lar epey iyi bir deal oldu.

tabii ben o fiyatlara o çantaları görünce gazı aldım, harvey nichols’a attım kendimi cumartesi günü. çanta katına merdivenlerle inerken gözlerimdeki alışveriş ateşini görmüş olacak ki bir görevli hemen yanımda bitti “hoşgeldiniz efendim” diye. ama esas sihirli cümle bundan sonra geliyordu: “balenciaga çantalarımızda %50 indirim var, bakmak ister misiniz?”. sanırım görevliye “az önce ölümsüzlüğün sırrını bulduk, ister misiniz?” demiş gibi baktım, adam yüzünde bir “hehehe” ifadesiyle beni çantaların yanına götürdü. indirimin beşinci günüymüş meğer, birkaç renk tamamen bitmiş o yüzden. beyaz, krem, mavi, kırmızı, mor gibi renkler vardı. hiçbirine tam anlamıyla aşık olmasam da %50 indirimle bir balenciaga edinmek çok fena cazipti. yine de bilinçli tüketiciyim tabii, ilk yapıştığımı satın almam asla, alternatiflere bakmak isterim. benim elemana “neyse ben bir de diğer markalara bakayım” diyerek balenciaga’dan kendimi güç bela kopardım ve adamın cevabıyla sarsıldım: “tabii, bottega veneta’larda da %50 indirimimiz var…” yani normalde mağazalardaki insanlarla diyaloğa girmeyi, içli dışlı olmayı falan sevmem. ama bu cümleye yanıtım istemsizce döküldü dudaklarımdan (faltaşı gibi açılan gözlerimle beraber): “ha-dd-i canım!!” gözlerinde bana satacağı dört figürlü çantaların primleri uçuşan görevli arkadaş beni bottega odasına bıraktı. fekat tabii ki bottega’nın da en güzel modelleri indirimde değildi. oradan randıman alamayacağımı anlayınca balenciaga’ya geri döndüm. omuzdan asılan hobo tarzı bir beyaz çantayı gözüme kestirdim fakat yine renk ve hedef renk itibariyle cesaret edemedim. içimdeki alışveriş canavarı “balenciaga’yı bir daha %50 indirimli nerde bulacaksın ulen??!” diye böğürüyor olsa da hayatımın çantası değildi ve hayatımın çantası olmayan bir çantaya da o kadar para dökemezdim. doğru seçimi yapmış olmanın bilinciyle başım dik bir şekilde çıktım HN’dan…

inanıyorum, bir gün o mükemmel siyah çanta mükemmel bir fiyata bulacak beni.

→ Leave a CommentCategories: Uncategorized

bridal issues

4 December, 2008 · 1 Comment

200550634-001 iki gün önce hayatımda ilk defa gelinlik giydim. sanırım telli duvaklı gelin olma konsepti standart türk kızları kadar derine işlememiş bende. evet biraz hasar var, gelinlik giymek istiyorum, ama kendimi o beyaz dantel, işleme ve parıltı yumağının içinde görünce gözlerime yaşlar hücum etmedi, tüylerim diken diken olmadı. tabii ki çok güzeldim, please. gelinliğin içinde çirkin görünebilecek herhangi bir kadın düşünemiyorum zaten – belden hunharca sıkılan korseyle göbeğin tamamen yok olması, göğüslerin fırlaması ve alttan tarlatanla kabartılmış etekle kapanan bütün kusurlar, ortaya gerçekten bir erkeğin evlenmek istemesini sağlayan görüntüyü çıkarıyor.

gelin görün ki komik, yorucu ve tuhaf bir işmiş gelinlik denemek. bir kere kocaman kabinlerde bir ya da iki kadın sizi kocanızın gördüğünden biraz daha giyinik kalana kadar soyuyorlar. anadan üryandan hallice diyelim. sonra hiç kıpırdamıyorsunuz ve üzerinize tarlatan ve gelinlik geçiriliyor. sırtınızı bağlıyorlar, saçınızı topluyorlar, hatta tam etki yaratması için duvak takıyorlar. hepsi bitince dışarda sizi bekleyen yakınınıza kendinizi göstermek üzere kabinden çıkıyorsunuz. tek başına yapılamayacak sayılı eylemlerden biri belki de gelinlik denemek, olmaz yani. bu esnada sizi giydiren kadınlar zaten ne kadar elegan, prenses, efendime söyleyeyim muhteşem olduğunuzdan dem vuruyorlar zaten. hangi gelinliği giyseniz yakışır, kesseler acımaz şeklinde. bu döngü sürekli tekrarlanıyor, üzerinize n tane kocaman minimum 2,000 ytl fiyatında abiye elbise giyip çıkarıyorlar. kabinden her çıkışınızda da gözlerinizde yaş, yüzünüzde “aha bu gelinliği giymezsem ölürüm” ifadesini arıyorlar. benimkiler bulamadı.

neden bulamadılar? çünkü bütün gelinlikler aynı aslında. gelinlik işte. kocaman etekler, abartılı işlemeler, düğün pastası gibi görünüyor kadınlar çoğunun içinde ama farkında değiller. benim istediğim bu değil. hiçbirinin içinde kendimi “o gece” salınırken göremedim. istediğim daha başka bir şey sanırım. araştırmalar sürecek.

uzun lafın kısası, evin dekorasyonu, düğün yeri, davetli listesi, zamanı, müzikçisi ışıkçısı derken gelinlik alışverişi belki de işin en keyifli yanı. çünkü densu’nun da evvel bir postunda belirttiği gibi aslında hakikaten evlenmek akıllı işi değil. belli bir bütçeyle aynı anda hem kendi faydanızı, hem damadın faydasını, hem ailelerin isteklerini, hem de ortak çıktıyı maksimize etmeye çalıştığınız zaman işte başınıza bunlar geliyor: uçuk çıkarıyorsunuz. çok fazla kısıt, çok fazla maksimizasyon var çünkü.

insanın tek başına gerçekten kolay kolay altından kalkabileceği bir süreç değilmiş, ben bunu gördüm. ama diğer yandan, “ellinci yıldönümümüzde gözlerinin içine bakarak bu şarkıyı söyleyeceğim” diyen bir sevgilim (nişanlım), “her şeyi hallederiz, her şeyi oldururum” diyen bir annem ve ben gelinlik denerken denediğim gelinliklerle ilgili not tutan bir BFF’im varken altından kalkarım gibi geliyor. hayatımda oldukları için çok mutluyum.

→ 1 CommentCategories: Uncategorized

e-shoppingmania!

27 November, 2008 · 1 Comment

200550650-001 yine yılın o dönemi, yine para harcama arzusu damarlarımı doldurdu. ama ufak bir problemim var: alışveriş merkezine gitmeye vaktim yok! haftaiçi iş-okul, haftasonu konferans-dişçi-doktor-sevgili derken alışveriş merkezlerinin mimarisini unuttum! ama benim gibi bilgisayar başına çakılan bir alışveriş manyağı ne yapar? online alışveriş yapar tabii ki! hem de bu dondurucu yağmurlu havalarda yerinden bile kalkmadan… vallahi mis.

eskiden beri müdavimi olduğum bazı siteler var biliyorsunuz. her türlü ıvır zıvırım için ebay, yurtiçi versiyonu gittigidiyor, sevgiliye geek hediyeler için thinkgeek, mis gibi kokan gıcır kitaplar için ideefixe, elektronik ve başka ıvır zıvırlar için hepsiburada ve sanalmarketim, don ve pijama için victoria’s secret en sık sipariş verdiğim siteler. bunları başarı derecelerine göre sıralayacak olsam ebay her türlü başta gelir. dünyanın her yerinden, her şeyi, her satıcıdan, her fiyata bulabileceğiniz uçsuz bucaksız bir derya olmasını geçtim, adamlar çok da güvenli, efektif bir sistem kurmuşlar. her ürünün belli bir tutara kadar ebay sigortası var, satıcı bir şekilde kelek yaparsa adamlar çıkarıp trink diye ödüyorlar. başıma geldi, ordan biliyorum. thinkgeek yüksek kargo masrafına rağmen çok çok sevdiğim bir site, çok hızlı ve çok profesyoneller ve paypal kabul ediyorlar! hepsiburada’yı zorunda olmadıkça kullanmıyorum, “süper hızlı gönderi!” dedikleri ürünleri bile aynı gün kargoya vermekten acizler. sonları weblebi gibi olabilir. victoria’s secret’tan verilen siparişlerin de ulaşması üç haftayı bulabiliyor ama yine de değiyor sonunda.

bunların yanında “designer fashion” takip etmede kullandığım fakat türkiye’ye shipping yapmadığı için alışveriş yapamadığım eluxury vardı, bugün bunun yanına iki tane süper kardeş eklendi: styledrops ve net-a-porter. marka zenginliği açısından net-a-porter celebrity deathmatch’in galibi fakat kargo ücretleri styledrops’ta daha ekonomik gibi. net-a-porter bir marc jacobs çanta için 52€ kargo ücreti istemekteyken styledrops “36$’a tavım abla” diyor. tabii böyle bir kargo masrafına katlanarak bu işe girişmek için gerçekten yurtdışından getirttiğimiz “şey”in türkiye’de satılmadığından emin olmak gerekiyor. yoksa sizin yurtdışından getirttiğiniz çanta harvey nichols’ın büyük indiriminde bonus’a 6 taksitle satılıyorsa pek anlamı olmuyor haliyle…

bunların yanında sağdan soldan duyduğum, bugün biraz daha bilgi sahibi olduğum başka bir hizmet var yurtdışından online alışverişte: my us. bu amcalar, “ben abd ev adresinden başka adrese ürün göndermem, otele de göndermem, hatta abd bankasının vermediği kredi kartını bile kabul etmem!” diye envai çeşit kıllık çıkaran sitelerden inatla alışveriş yapmak isteyen non-us memleketler için kurulmuş. gidiyoruz, my us’e üye oluyoruz. sonra hangi siteden alışveriş yapıyorsak oraya my us bizim adımıza abd menşeili bir kredi kartıyla ödeme yapıyor. diyelim bestbuy. bestbuy bizim ürün için my us’le muhatap oluyor, my us adresine ürünü gönderiyor. my us ürünü aldıktan sonra bizimle aynı soyadını taşıyan fake bir adamdan fake konşimento düzenleyip hediye formatında bize ürünümüzü gönderiyor. böylece ne adres, ne kredi kartı ne de gümrük sorunu yaşamış oluyoruz.

bu işi yapan tek site my us değil gördüğüm kadarıyla, rakipleri var, fiyatları da kargonun ağırlığına göre değişmek üzere 30-35$’dan başlıyor. katmadeğeri yüksek, türkiye’de hiç bulamadığınız ya da çok pahalı satılan ürünler için denemeye değer diye düşünüyorum.

hadi hayırlı alışverişler!

→ 1 CommentCategories: Uncategorized