evet bir seyahatin daha sonuna geldik. gittikçe yurtdışına çıkışların eve dönüş kısmını sevmeye başlıyorum, hayırdır inşallah.
bu seferki destinasyonumuz iş amaçlı, bir gece kalınmak üzere, londra aktarmalı toronto – kanada idi. kanada’ya ilk defa gideceğim için biraz heyecanlıydım fakat yolun uzunluğu, ülkede sadece bir gece kalacak oluşum ve saat farkı gibi etkenler biraz heves kırıcıydı.
british airways ile uçtum gidişte de dönüşte de. BA ile bundan sekiz sene önce falan, ingiltere’ye ilk uçuşumda uçmuştum. o zamanlar sınır ötesi seyahatler konusunda toy ötesi olduğumdan herhangi bir görüşüm bile olmamıştı tabii ki. şimdi ise sekiz sene sonra şunu söyleyebilirim ki uçaklarını yenilemeleri lazım. hizmet güzel, özellikle online check-in ve fast bag drop kısımlarından çok memnun kaldım. yemekler uçak yemeği standardı için oldukça başarılı. ama uçaklar eskiii. yok olmamış. emirates’i, royal jordanian’ı efendime söyleyeyim qatar airways’i gördükten sonra BA çağ dışı kalıyor. özellikle istanbul – heathrow uçağının koltukları da aşırı rahatsızdı. neyse ki boş bir uçuştu da yolcu milleti olarak koltuklara sere serpe yayıldık. heathrow – toronto istikametinde ise transatlantik olduğu için nispeten daha yeni bir uçakla seyahat ettik, iki bölüm prison break + revolutionary road yedi saatlik yolculuğu bir nebze çekilir kıldı. revolutionary road (kate winslet + leonardo di caprio) değişik ve düşündürücü bir film bu arada, başlarda biraz baydıysa da sonraları epey içime işledi diyebilirim. kate winslet’ın canlandırdığı karakterde kendimden bir şeyler buldum sanırım.. neyse, toronto’ya bir indik, kar yağıyor. holy moly! öyle böyle bir kar da değil, buz gibi bir rüzgar eşliğinde adamın iliklerine kadar geçiyor. nisan’ın 6’sında! söylene söylene otele check-in yaptım. otel eski bir otel olmasına rağmen odam 27. kattaydı ve hoş bir manzarası vardı. şimdi yine orta doğu standartlarıyla karşılaştırıyor olacağım ama nerde orta doğu’nun mövenpick’i nerde toronto’nun four seasons’ı demek istiyorum. odanın küçük ve cosy olması hoşuma gitti tamam, orta doğu’daki otel odaları gerçekten gereksiz büyük ve kasvetli ve ürkünç. en son katar’da kaldığım odada banyo + küçük tuvalet vardı. e pes. ama her otelde bir converter bulunur mesela her türlü priz için, mutlaka iki adet küçük complimentary su vardır. bunlarda resepsiyondan converter istedim bana $25′lik kağıt imzalattılar. “oha üç kuruşluk aleti $25′e soktular bana” diye hayıflanırken patronumdan öğrendim ki check-out esnasında geri vermezsek oda ücretine ekliyorlarmış bu tutarı. ayrıca iki litre su koyup üzerine “bunları içerseniz 9$ daha sokacaz” yazmışlar. ona da çüş dedim. kahvaltıda patronun istediği financial times’ı da odaya charge etmeleri gerçekten tüy dikti. yani otelde beleş olan tek şey business center’dan internetli bilgisayar kullanmaktı – orta doğu’da da bu yok bazı yerlerde.
neyse, toplantılar öğlen yemeği ile bitince otele gitmek üzere bir taksiye atladım. taksicinin de hep gevezesi denk gelir ya bana, işte turist olduğumu anlayınca o kaçınılmaz “nerden gelir nereye gidersin” sorusu geldi. adama türk olduğumu söylememle beraber adamın “çile bülbülüm çilee” diye türkü çağırmaya başlaması karşısında yaşadığım dumuru tarif etmekte zorlanıyorum. meğer adamcağız 20 sene önce istanbul’da iki ay kalmış. istanbul’a aşık olmuş, şöyle güzel şehir böyle muhteşem insanlar diye öve öve bitiremedi. kendisi iran’lıymış savaş zamanı kaçmış iran’dan. “illa seni havaalanına ben götüreyim” diye tutturdu, “iyi” dedim “gel 5′te al beni”. iran’lı celal. hay allahım. nasıl da sempatik bir adam.
otele gir, check out et, sevdiceğin sipariş ettiği laptopu satan mağazayı bul, laptopu teslim al, ölü pixel kontrolü yap, parasını öde zart zurt derken saat oldu mu 4. bir H&M gördüm de apar topar girdim iki parça bi şey aldım çıktım. sonra da yer yön duygusu olmayan bir insan olarak burnumun ucundaki oteli bulmam yarım saat aldı zaten. “toronto’da ne gördün” sorusuna cevabım “3 adet banka genel müdürlüğü, birinin 68. katından şehir manzarası, H&M ve havaalanı”dır gün itibariyle.
5′te celal geldi aldı beni sohbet ede ede havaalanına 6′da getirdi. uçak 20:30′da ama diyorum ki “duty free senin diğer dükkanlar benim takılır zaman geçiririm”. güvenlik kontrolünü geçmemle beraber ne göreyim, el kadar bir duty free. “şaka heralde bu” falan derken baktım şaka maka değil realitenin ta kendisi. o mağazadan ancak annemin magnet serisine bir toronto eklemesi çıkabilirdi, öyle de oldu. sonra oturdum 1 saatlik wireless bağlantısını parasını verip aldım ve uçağa alınmayı beklerken youtube’dan dudaktan kalbe izledim. haha.
toronto – heathrow yolunu aslında hatırlamak bile istemiyorum. yer yer uykusuzluktan sızıp bayıldığım yol boyu arkadaki hintli’nin kesif osuruk kokusuna uyanıp ırkçı düşüncelere boğuldum. arkadaşım el insaf ya, uçaktayız be! cam mı açalım sen köri esanslı gazları arkadan arkadan verdikçe bize ne yapalım? bir an dedim şimdi yukardan oksijen maskeleri düşecek, biz de huzur bulacağız. yanımdaki kadın arkaya dönüp kınayan gözlerle “tck tck”layıp durduysa da allahın hintli öküzü çoraplarını da çıkarmış yatıyordu görebildiğim kadarıyla. ally mcbeal’da richard fish’in böyle bir uçak macerası vardı, aklıma o geldi. ama yok, ben hakikaten hintlileri ve pakileri sevmiyorum. sorry.
bu arkadaş yüzünden beynime oksijen giden sayılı dakikalarda will smith’in yeni filmi 7 pounds’u izleme fırsatı buldum. başta ne olduğunu anlamıyor insan, bu filmin konusu ne, bu adam ne yapıyor falan ama filmin sonunda düğüm çözülünce gerçekten vuruyor insana. çok çok etkileyici bir film, herkese tavsiye ediyorum.
heathrow – istanbul “sonunda yuvaya dönüş” yolunda ise arkama osuruklu hintli’den sonra gelebilecek en ideal kombinasyon, en bayıldığım insan modeli düştü. iki buçuk yaşında, yarı türkçe yarı ingilizce konuşan şımarık velet “alara” ve kendisini disipline etmekle yakından uzaktan alakası olmayan pasif “mami”si. bir an düşündüm acaba bu ayşe arman’ın kızı olabilir mi falan diye ama onunki “aleyna” mıydı, “zeyna” mıydı, öyle bi şeydi sanki. bizim isimlerin suyu çıktı ya, böyle kültürler arasında kalmış tuhaf şımarık veletler yetiştiriyoruz topluma. bunlar yarın öbür gün oy kullanacaklar. oof of. neyse, yol boyu kadına dönüp “ne kadar şımarık bir çocuğunuz var, bu çocukları gördükçe annelik fikrinden her geçen gün daha fazla soğuyorum” deme arzumu dizginledim ve sustum oturdum. zaten açıkçası halim de yoktu, uçağa binmemle beraber öyle bir sızmışım ki take off’u hissetmedim bile. gözümü açtığımda bulutların üzerindeydik gayet.
çok yorucu bir üç gün oldu vesselam, şu an hala kendimi uçakta gidiyor gibi hissediyorum.
shoegal jetlag diyarından bildirdi.