benim bu hayatta davranışlarımı belirleyen, etkileyen, kısıtlayan en temel şey hak ve adalet sistemidir sevgili okur. tam da bu yüzden, başkalarının davranışlarını da bu minvalde yargılarım. “bunu yapmaya ya da söylemeye hakkı var mı?”, “bu yaptığı adil bir şey mi?” gibi. cevap “evet” ise, maruz kaldığım davranış ne olursa olsun kabullenir, susup otururum. ama eğer cevap “hayır” ise o insana karşı kanımla canımla savaş açmak boynumun borcudur. haksızlık, adaletsizlik hayatın genelinde olduğu gibi, ikili ilişkilerde de nefret ettiğim ve dahi katlanamadığım bir konsept. ben nasıl istemeden de olsa birini haketmediği bir durumda bıraktığım zaman günlerce, haftalarca, aylarca ve dahi yıllarca bunun suçluluk duygusuyla kahrolup geceleri uykularımdan oluyorsam karşımdaki insandan da benzer bir hassasiyet bekliyorum. baktım karşıda tık yok, kolları sıvayıp benim kendisini kahredesim, çeşitli haksızlıklara maruz bırakasım geliyor.
başkalarını oturduğu yerden yargılamak, yaptıkları ya da oldukları şeyle hunharca dalga geçmek dünyanın en kolay ve keyifli işi insanlar için. sanki bu şekilde dünyanın kalanının kendilerini konuşlandırdığı sefil noktadan çıkıp daha üst bir seviyede tanımlayabiliyorlar oluşlarını. ya da öyle sanıyorlar. bunun en net örneği ekşi sözlük’teki erkek kitlesidir mesela. bana zamanında şu entry‘i yazdıran bu grubun pek çok üyesiyle zamanımın yeterince değersiz olduğu bir dönemde çeşitli okazyonlarda tanışma fırsatım oldu. sözlük’te olup olabilecek her başlıkta, her entry’de türk kadınlarına “kısa boylu olma, kalın olma, çirkin olma, yatakta kötü olma, yeterince oral seks yapmama” gibi çerçevelerden verip veriştiren bu erkeklerin nedense bir tanesi bile “yüzüne bakılabilir” çıkmadı. hayır ama öyle bir manifestolar yayınlanıyor ki sanırsınız adam uzun boylu, geniş omuzlu, six pack sahibi, yakışıklı, karizmatik, bütün kızların eridiği bittiği absolut hunk gibi bir şey. çünkü az önce sözünü ettiğim hak & adalet dünyasında ancak absolut hunk’ın x bir kadın kitlesi ya da y bir bireysel kadın hakkında bu kadar dudak büken söylemleri olabilir. adama bir bakıyorsunuz, bir daha bakasınız gelmiyor. kısa boylu, kıllı, göbekli, paçoz, çirkin bir herif. ben bu insanların evlerinde yeterli sayıda ayna olmadığını düşünüyorum çünkü olanını bitenin başka bir açıklaması yok. adaletin tecelli ettiği ideal bir dünyada kısa boylu, kıllı, göbekli, paçoz, çirkin bir adamın layığı, eğer ortamda excess money supply da yoksa, en bodurundan ve paçozundan bir karşı cins üyesidir. ancak aynaların olmadığı bir ortamda bu adam kendi varoluş gerçekliğinden sapıp uzun boylu, ince, güzel ve bakımlı hatunları kendine layık görebilir, diye düşünüyorum.
bundan epey bir sene önceydi, 10 belki, arkadaş grubuyla hep beraber televizyon izlediğimiz bir ortamda fırlamalığı ve hazırcevaplığıyla meşhur bir erkek arkadaşımız lou bega’nın klibindeki hatunlar için şöyle bir söylemde bulundu, “ben şimdi bunu gördükten sonra nasıl gidip kız arkadaşımın suratına bakacağım?”. ona verdiğim cevap 10 yıldır bu konudaki görüşümde hiçbir sapma ya da oynama olmadığının kanıtıdır: “o brad pitt’i gördükten sonra nasıl gelip senin suratına bakıyorsa aynen öyle”. sustu, cevap veremedi elbette. sanırım bu davranış kalıbı içinde olan insanlara ara sıra böyle bir tokat iyi geliyor.
bugünün dersi: ikinci, üçüncü insanlar hakkında yargılarda bulunmadan önce aynaya bakalım.
son postun üzerinden 1 aydan fazla zaman geçmiş: ayıp, ayıp! “sen ne biçim blog yazarısın?!” demezler mi adama? derler. cevap da veremem, susar kalırım. büstü dikilecek kadar net bir ikizler kadını olmakla şizofreni arasında gidip gelirken blog yazarı kişiliğim diğerlerinin arasında kaynamış olacak. neyse ki kötü havaları fırsat bilip su yüzüne çıktı.
evet, sonbahar geldi. it’s official. terliklerin sandaletlerin dolaba kalkma vakti geldi. gelsin pastel renkler, kadife ceketler, kapşonlu sweatshirt’ler! yay! sonbaharları çok seviyorum ama yağış olmasın mümkünse. kuru ve serin bir hava olsun.
bu aralar alışverişe gitmeye niyet eden varsa akmerkez‘e gitmesin. kriz ve restorasyon aynı anda olmamış, neredeyse bütün dükkanlar kapalı. bir tek mango açık desem yeri var, onda da çok az model var. ayrıca suratsız “satış görevli”lerinin olayı nedir? la senza mağazasından resmen kendi aralarında dedikodu yapan suratsız kadın görevliler yüzünden hiçbir şey almadan çıktım.to-buy-list’imden hiçbir şey alamadım zaten, akmerkez resmen ölmüş.
yaşın kemale ermesi ve yazın gelmesiyle beraber “arkadaş düğünleri” sezonu açıldı. sevdiğim insanların düğünlerinde bulunmaktan çok keyif alıyorum, o gece onların yanında bulunmak, mutluluklarını paylaşmak ve beraber buruşmalarını dilemek hoşuma gidiyor. gel gör ki evlenen kişiyle olan samimiyet arttıkça şiddetlenen bir “ne giyeceğim?!” paniği var ki, cep yakıyor, can sıkıyor.
evet aylar sonra yeniden karşınızdayım. yine ihmalkarım, yine çok açtım arayı. ama neden, bir sor.
uzun yıllardır türk dizilerinin verdiği moron bir mesaj var. dört dizinin üçünde illa ki esas hatun iki adam arasında kalıyor. adamların bir tanesi yakışıklı, karizmatik, arıza, her tarafı “aşk” diye bağıran bir adam. diğeri daha çok “çocuklarımın babası” modunda, sakin, durgun, huzur veren, esas hatunumuzu çok seven biri. bu ikisinin karışımı bir adamla hatun sonsuza kadar mutlu mesut yaşasalar rating olmaz çünkü.
evet bir seyahatin daha sonuna geldik. gittikçe yurtdışına çıkışların eve dönüş kısmını sevmeye başlıyorum, hayırdır inşallah.
evet, susmalara doyamadım resmen.