shoegal

şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk…

okullu olmanın en sevdiğim yanı kırtasiye kısmı kesinlikle. salı günü başlayacak olan yüksek lisans dersleri beni oldukça heyecanlandırıyor. bu sabah erkenden kalkıp kabalcı’nın yolunu tutmam da tamamen bu sebepten. morning glory defterler, kalemler, nici kalemkutusu falan resmen motivasyon boost’u! ilk derse girmek için sabırsızlanıyorum.

bugünlerde..
- trafikte iki tekerleklilere iyice uyuz olmaya başladım. gecenin bir körü farlarını açmadan kamikaze modunda dolananlar mı istersin, ters yönden elini kolunu sallaya sallaya gelenler mi. vespa’sından honda’sına her türlü motorun trafikte “kural biziz” modunda dolanması en büyük uyuzluğum fakat bir de bunların hız motoru ve chopper türevleri yok mu, evlerden uzak. hele de erkeklerin bu ikisine böyle uzaktan özenmeleri, sahip olmak istemeleri falan iyice sinirlerimi zangırdatıyor. guys, here’s a flash: THEY ARE LAME! o chopper motorunun çıkardığı ses zaten tek başına on araba küfüre bedel. ama bir de böyle yazın ortasında üç kilo kıvırcık sakal bırakmış, sırtında “hede eagles” yazan bir siyah deri “yelek” (!) giyen, yukardaki gidonları tutmak için kollarını kaldırdığından olanca kılı görünen amcalar kullanmıyor mu onları… bir de sağına soluna deri püskül falan takmıyorlar mı… vitesinin topuzuna desenler işleten minibüs şöförlerinden farkları yok gözümde. aklı başında bir kadın için en büyük turn-off’lardan biridir hatta. hız motorlarını kullanan adamlar ise hayatı boyu 150+ beygir bir alet kullanmak isteyerek büyümüş, tek amacı bu olmuş, çocukluğunda sakızlardan çıkan araba kağıtlarını ezberlemiş, 20′yi geçtiğinde de hasbel kader para biriktirip bir motor alacak kıvama gelmiş; kot pantolon artı terlik ya da beyaz çorap & spor ayakkabı, üstüne kumaş motor mont giyen çapsız amcalar olarak bilinmekteler. tamam anladık hız yapmak bir merak, hatta belki hobi bile olabilir de 30′unuza geldiğinizde aşın artık şunları be kardeşim, bir motorunuz bir de edepli arabanız olsun, kız arkadaşınız da motoru görmesin. oh kustum rahatladım.

- call of duty 4 oynuyorum. hatta zamanımın büyük bir kısmı oynasana‘nın 64 kişilik server’ında geçiyor. umarım bir an önce “amman tanrım bir dişi nasıl FPS oynar?” şokundan kurtulup kendinizi yazının anafikrine verebilirsiniz zira evet yıllardır oynuyorum and i rule. hatta türkiye’deki en iyi dişi progamer olduğumu iddia ediyorum. neyse, oyun kitlesi yaşça biraz küçük evet, öyle ki birbirlerine “bebe” diye hakaret etmeyi geçip “zigot, embriyo” gibi sıfatlar kullanmaktalar - varın yaş ortalamasını siz düşünün. ama server’lar keyifli, sitedeki “rank” sistemi sayesinde de herkes her server’a giremiyor ki bu süper bir şey aslında. yani diyelim 64 kişilik server’a girebilmek için “general” olman gerekiyor ve sitenin sistemine göre general olmak için (atıyorum) sitede 50 saat oyun oynamış ve hiç banlanmamış olman gerekiyor. bir admin seni server’dan attığında rankin düştüğü için bir daha aynı server’a girmek için +15 saat daha oyun oynayıp “adam olman” gerekiyor. teknik ekibini de yakından tanıdığım oynasana her gün bir şeyleri daha iyi yapmak için uğraşıyor, takdir edilesi gerçekten.

- dışarı çıkıp bunalıyorum. otto’nun karşısındaki groove çok çok güzel çalıyor fakat i-na-nıl-maz kalabalık bu sokak. hele bu sıcaklarda hiç çekilmiyor. mono’ya gidip klimanın altında salınmak daha pratik bir çözüm sanki.

- alışveriş için kendimi tutuyorum. eylül’de bir haftalığına ziyaretçisi olacağım barcelona’ya saklıyorum bütün alışverişimi. bu sene hiç izne çıkmadığım için biraz kafamı dinlemeyi ve güzel şeyler almayı umuyorum.

- e bir de blog yazıyorum işte ;)

aching for jean paul gaultier

beni artık az çok tanıdınız. bir şeye “aşık” olmuşsam, o benim olmak zorunda. olamadığı zaman bildiğiniz acı çekiyorum. bugün de işte bu acı yüzünden beymen’de kendimi yere atıp ağlayarak halıları dövmeme ramak kaldı. üstelik yanımda sevgilim ya da annem bile yoktu.

duydum ki beymen’de yazın son indirim günü varmış, duymaz olaydım. o ceketi de indirimli hali 1,000 ytl olan etiketine rağmen askısından alıp üzerime geçirmez olaydım. ilk görüşte aşk var ya, ilk giyişte aşk oluyor bende bazı parçalar için. işte bu o anlardan biriydi. birbirimize aşık olduk. o da beni çok sevdi, anladım, belime sarılmasından, üzerime cuk diye oturmasından belliydi. fakat gelin görün ki aramıza o kara etiket girdi. kavuşamazdık, bunu biliyordum. yine de mağazanın içinde kararsız adımlarla dolaştım durdum.

- alabilirim aslında param var..
- al tabii. arabanın kaskosu, master parası, barcelona tatili hep kendini ödeyecek zaten.
- hühühühü ama çok sevdik birbirimiziiiiii
- sus zırlama.
- niye çalışıp para kazanıyorum ben o zaman ya? zaten dört aydır makarna yemedim! istediğimi yiyemiyorum, istediğimi giyemiyorum, bu ne be? böyle hayata kafam girsin!
- now that’s just pms talking.
- kafam girsin.

almadım velhasılı kelam, allah şu sağduyunun cezasını vermesin, gitmedi elim cüzdanıma. acı çekiyorum şu an, bildiğin moralim bozuk, depresif bir moddayım. hayat hiç adil değil.

üf.

onions are not meant to be chopped.

ben bugün hayatımda ilk defa soğan doğradım.

şimdi soğan doğramanın göz yakan bir eylem olduğunu hepimiz biliyoruz zaten, onu yeni öğrenmiş gibi davranmayacağım, bu düpedüz salaklık olur. hatta ofiste arkadaşlarla konuşuyorduk, konu soğan doğramanın ne kadar çileli bir iş olduğuna geldiğinde minik doğrayıcı mutfak robotlarının hayat kurtarabildiğini belirttiler. bir ara alabileceğimi düşündüm. ama bu akşamlık pişirmeyi kafama koyduğum semizotu için kendim doğrayabilirdim. aşk meşk uğruna da pişirmiyorum yemeği gördüğünüz gibi, tamamen kendi gırtlağım.

ilk beş saniye falan ne olduğunu anlamıyor da insan… iyice küçük küçük doğramaya başladığınız an gözler öyle bir yanıyor ki, oy oy oyyy. ben hayatımda böyle bir gözyaşı fışkırması böyle bir yanma hissi görmedim. neyse, arada mutfak camından kafamı dışarı çıkarıp gözlerime “soğansız hava” solutmak suretiyle minik aralar vererek bir baş soğanı minik parçalar haline getirebildim. ve biliyorum ki o minik sihirli robotu almadan bir daha semizotu falan pişirmeye kalkışmayacağım.

tabii sadece soğanla pişmiyor o semizotu, soğanın yanına sarımsak doğradım ve sonra üstüne domates ekledim. sonra burnumu kaşırken farkettim… ellerim annemin elleri gibi kokuyordu aynı. yemek yapan anne eli kokusudur işte bu, soğan, sarımsak, domates karışımı bir şey. zaten mutfak robotu falan kullanmadan o soğanı her allahın akşamı doğrayan kadınları çözmeye çalışırken düşündüğüm şeylerden biri de buydu işte: bu kadınların iyi bir motivasyonu olmalı. sırf haftanın üç akşamı eve gelip soğan doğradığı için bir kez daha sevdim annemi.

hayat çok tuhaf geliyor bana bazen, el kadar soğanın insanı şapır şupur ağlatabilmesi, bir insanın bir başka insan evladını ortada hiçbir sebep yokken deliler gibi sevebilmesi falan.

hakkaten tuhaf şeyler bunlar.

trauma queen

kendimde en sevdiğim özelliklerden biri de hata yaptığımda ya da yanıldığımda bunu çok net kabullenebilmem. bahanelerin ardına saklanmadan, acizce kıvırmaya çalışmadan, efendi gibi. bugün de yine süper soğukkanlılıkla yıllardır süregelen bir yanlışımı buldum.

kendimi bildim bileli “aşk”ın drama olmadan yaşayamayacağını düşündüm, böyle öğretildi çünkü ‘zamanında’. çektiğin acı ne kadar büyükse aşkın da o kadar şiddetliydi. en güzel aşk filmleri kötü sonla bitiyordu hep, romeo juliet’e kavuşamadan juliet romeo’yla olabilmek için kendi canına kıyıyordu. ferhat ile şirin, yusuf ile züleyha, kerem ile aslı… beraber olabilmek için çekilen acılarla efsaneleşmişlerdi. bıraksalar da romeo juliet’le evlenseydi şu hikayenin sonunda… şiddetli geçimsizlikten boşanırlar mıydı? eski sevgililer yüzünden kavga ederler miydi? olay tamamen ilişkilerinin en civcivli dönemi olan “cicim ayları”nda ayrı düşmeleriydi. halbuki en kral cicim ayı 1 yıl sürerdi, ötesi yoktu işte. aşkı yaşatmanın, hatta ölümsüz kılmanın, hakkını vermenin tek yolu acı çekmekti onun için. zaten elinde olan, garantili bir aşk ne kadar da sıkıcıydı allahım. hiçbir heyecanı olamazdı.

yanıldım ve bu yanılgıyla çektim, çektirdim, yıllarca. jiletlik playlist’ler hazırladım, arabeskin dibine vurdum. gittim geldim derken insanları da bu saçma döngüye ortak ettim. ve bütün bunlara gerçekten aymam 10 temmuz 2008′i buldu.

yeni iş arkadaşlarımdan biri ne zaman evleneceğimizi sordu. ne kadardır beraberdik? nasıl tanışmıştık? nişanlım kaç yaşındaydı? cevaplar karşısında epey şaşırdı, hatta ağzı açık kaldı desem yeri var, nasıl bir erkekti bu böyle? “mükemmel bir erkek” derken ağzım kulaklarımı yukarı doğru itiyordu. “biz”i anlatırken her cümlemde nazara karşı tahtaya vurmak zorunda kaldık. “nasıl yüzün gülüyor anlatırken ya inanamıyorum” dediği zaman ‘gerçek’ kafama dank etti, gözümün önünden binlerce sahne geçti. yanılmıştım. esas olan acı değil mutluluktu. tanışmanın üzerinden bir yıl, evlenme teklif etmesinin üzerinden dört ay geçmiş olmasına rağmen başka birine o’nu anlatırken heyecandan sesinin titremesi, hala yüzüne bakmaya doyamamak, ilk dokunduğu, ilk öptüğü anı durup durup rewind - play loop’una almak ve bu esnada hunharca sırıtmak… hayatını ortaya koyup, kendinden bile çok o’na güvenmek.

işte beraber yaşlanacağın insanı bulmak böyle bir şeymiş, drama queen tacı da ergenlik bitince kafaya küçük geliyormuş.

so long and thanks for all the fish.

da-da-da-daa…

sonunda fran healy’i de sahnede canlı canlı gördüm ya, ölsem gam yemem artık - diyemem çünkü sırada coldplay / chris martin var. vallahi şurdan şuraya gitmem.

binboamania’dan döndük az önce. travis konseri için gittik, bitince de döndük new model army falan beklemeden. çok çok keyifliydi tabii ki; closer, side, sing, why does it always rain on me, love will come through, beautiful occupation gibi şarkıları canlı dinlerken bol bol mutluluk hormonu salgıladık. fakat organizasyon işini biz türkler hala beceremiyoruz, bunu tekrar gördüm. muhtemelen 3,000 kişinin bulunduğu konser alanında içecek almak için sadece iki, evet iki adet stand var. yaklaşık 45 dakika kuyruk bekledik iki adet coca cola için, bildiğiniz kepazelikti. girişte ve çıkışta yaşadığımız kalabalık itiş kakış da cabası tabi. yaşlanmışız sanırım biz böyle etkinlikler için… üniversite öğrencisiyken falan çekiliyor da iş güç ortamına girdikten sonra, bilmiyorum. hoş - eylül’den itibaren sinemalara öğrenci tarifesinden gireceğim / geh geh geh.

metallica konserinde prenses girişinden konser saatinde girip bis öncesi çıkmak niyetindeyim. hiç halka karışamiiciim!